Bir Sarı Gelin Öyküsü

Sarı Gelin türküsü bizim kuşakta bir Erzurum türküsü olarak bilinir. Ancak, Kars ve Ardahan tarafında da sahiplenilen bir türkü. Ezgisi, ülke sınırlarının dışında, Azerbaycan, Ermenistan, İran ve Gürcistan coğrafyasında da yaygın. Kökeni nereye ait olursa olsun, ortak tema, “bizden birinin”, “ötekinin kızına” olan aşkıdır. Zor, hatta imkansız kabilinden bir aşk. Ötekinin kızı yeri gelir bir Gürcü kızı olur, Ortodoks bir Kıpçak kızı ya da bir Ermeni Kızı. Türküde geçen “sarı”, “esmer” olana göre farklı olan ötekinin kültürel tanımının bir parçasıdır. Bu “öteki”, Kerem ile Aslı’nın Aslı’sı olabileceği gibi Hüsrev ile Şirin’in Şirin’i de olabilir. Benzer öyküsü olan birçok aşk öyküsü, bu öykülerin farklı yorumları mevcut. Bunlardan bir tanesi de Feridüttin Attar’ın Matıku’t-Tayr (Kuş Dili)* kitabında geçen öykü.

Öyküde Şeyh San’an (ya da Sarı Gelin türkülerinin birinde geçtiği gibi Sinan), kırk müridiyle birlikte Mekke’den Anadolu’ya (muhtemelen Erzurum civarına) gelir. Bir rivayete göre İslamı Anadolu’ya yaymak için gelenlerdendir, bir rivayete göre ise gördüğü bir rüya üzerine Anadolu’ya rüyasında gördüğü kızı arayıp, bulmak için gelir. Mekke’de sadece bir müridini (en çok güvendiği) -nöbetçi- bırakmıştır. Şeyh, rüyasında gördüğü o güzeli arar durur. Sonunda bir gün onun yüzünü görür; görür görmez de kendini kaybeder. O günden sonra aşktan, aşkından başka bir düşüncesi yoktur. O kız, bir Tekfur kızıdır. Şeyh San’an için zorlu bir sınav başlamıştır.

Kız, önce Şeyh San’an’dan şarap içmesini ister. O da itirazsız kabul eder, şarap içer. Domuz eti yemesini ister (bir rivayette domuz çobanlığı yapmasını ister), o da yer. Yetmez, o dönem Hristiyanların taktığı gibi “zünnar” takmasını ister, o da takar. Sonuçta din değiştirip Hristiyan olmasını ister, Şeyh San’an da dinini değiştirip Hristiyan olur. Kendisiyle beraber gelen müritlerinin kendisi hakkında ne düşündüğünün, ne söylediğinin bir önemi yoktur; gözü o kızdan başkasını görmez olmuş, aşkla kendisinden geçmiştir.

Bu kadar değişime rağmen, aşık olduğu kız hala ikna olmamıştır.

Müritleri şaşkındır, ne yapacaklarını bilemezler. Peşine takılıp geldikleri şeyhleri, bir Hristiyan kızına olan aşkı uğruna, dininden vazgeçmiştir. Kendilerini doğru yola ulaştırması için peşine takılıp geldikleri adamın hali, hal değildir. Onu orada öylece bırakıp, Mekke’ye geri dönerler. Mekke’de kalan şeyhin en sadık müridine durumu olduğu gibi, yani yoldan çıktığını(!), ayrıntılarıyla anlatırlar. O da o kadar yolu gerisin geri gelen müritlere, “Yanlış yapmışsınız,” der. Yine şaşırırlar. “Siz, şeyhimiz ne yaparsa aynısını yapacaktınız. O şarap içtiğinde siz de şarap içecektiniz, o domuz eti yediğinde siz de domuz eti yiyecektiniz, o zünnar taktığında siz de zünnar takacaktınız, o Hristiyanlığı seçtiğinde siz de onun gibi Hristiyan olacaktınız” der. Müritleri onun halinden anlamadıkları için bin pişman olmuş bir şekilde yeniden Anadolu’nun yolunu tutarlar.

Şeyhlerini gördüklerinde ondaki değişimi fark ederler. Şeyh çilesini tamamlamış, aşkın “fena makamına” yükselmiştir. Tekfurun kızı da bu değişimi içten hisseder, o da Şeyh San’an’daki bu aşka artık kayıtsız kalamaz. Şeyh San’an’daki aşk haline aşık olur. Şeyh San’an ve müritleri tekrar Mekke’ye dönmek için yola koyulmuşken, Tekfur’un kızı da ailesini, yurdunu, dinini tek ederek Şeyh San’an’ın peşinden koşar. Bir rivayete göre kız, Şeyh San’an’a kavuştuğu an canını verir; diğer bir rivayete göre ise Tekfur ve askerleri, kızıyla birlikte Şeyh San’an’ın ve kırk müridinin birden canını alır.

Bu öyküyü öğrendikten sonra, Sarı Gelin türküsündeki “Vay nenen ölsün Sarı Gelin” yerine bazı yörelerde söylenen “Vay Sinan ölsün…” nakaratı sanki daha bir anlamlı gibi.

  • Mevlâna, Mantıku’t-Tayrı yazan Attâr için, “Attâr yedi aşk şehrini dolaştı, bizse hâlâ bir küçük sokağın başındayız!” demiştir. Hüsn-ü Aşk’ın yazarı Şeyh Galib’in de ilhamını Attâr’dan aldığı söylenir. 

Reklamlar


Kategoriler:Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , , , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: