Göbekli Tepe-En Eski Anıtsal Mimari Eser

Ne kadar farkındasınız bilemem ama burada, Şanlıurfa’da, Göbekli Tepe’nin keşfinden sonra dünya tarihi yeniden yazılmaya başlandı. Göbekli Tepe, bugüne kadar dünya üzerinde bulunmuş en eski anıtsal mimari eser. Müthiş, muhteşem, inanılmaz, akıl almaz, ona hakkını veremeyecek sıfatlardan sadece birkaçı. Dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir megalitik sit alanından -Mısır’daki piramitler ve İngiltere’deki Stonehenge dahil- en az 6.000 yıl daha öncesine ait. Yani 12.000 yıllık. Göbekli Tepe’nin keşfinden önce avcı-toplayıcılardan tarım toplumuna geçişin yavaş, adım-adım bir süreç olduğu ve anıtsal yapıların tarım toplumunun ilerleyen dönemlerdeki eserleri olduğu düşünülüyordu. Paletolitik dönemin sonlarına doğru, neolitik dönem başlamadan hemen önce (keramiksiz neolitik dönem) yapılmış. Athena’nın Zeus’un alnından tamamen yetişkin ve silahla kuşanmış olarak aniden ve kusursuz doğması çıkması gibi, Göbeklitepe de basitten komplekse doğru herhangi bir geçiş izi olmaksızın, tarih sahnesine aniden ortaya çıkmış kusursuz bir yapı.

 

Göbeklitepe.jpg

Göbekli Tepe’ye doğru ilerlerken

 

 

Şanlıurfa’ya ikinci gelişim. İlk geldiğimde Göbeklitepe yeni yeni ortaya çıkarılıyordu. Yerel rehberimiz yolu bilmediği -ve navigasyon henüz yaygın kullanımda olmadığı- için o zaman ziyaret edemeden dönmüştüm. Bu sefer bir toplantı için Şanlıurfa’dayım. Üstünün bir çatı ile kapatılmasından -ve tartışmalı çevre düzenlemesinden- sonra yeniden ziyarete açıldığı dönemin hemen başına denk gelmiş olmam büyük bir şans. Öğlen arası konuşmamı yaptıktan sonra zaman kaybetmeden ziyaret etmeyi planlıyordum. Harran Üniversitesindeki meslektaşlarım, Göbeklitepe gezisini sabah -toplantı öncesi- yapalım deyince, zaman yetmeyecek diye biraz endişelendim. Ama korktuğum gibi olmadı, ucu ucuna da olsa toplantıya zamanında yetiştik. Heyecandan o anda farketmemişim. Ayakkabılarım ve pantolonumun paçaları tamamen Göbeklitepe’nin tozlarıyla kaplı bir şekilde konuşmamı yapmışım. O anda kürsünün arkasındayken kimse görmemiştir diye kendimi teselli etmekten başka yapacak bir şey yoktu.

Göbekli Tepe’yi ilginç kılan konular isminden başlıyor, yapıldığı dönem, konumu, mimari yapısı, yapıldıktan bir süre sonra gömülmüş olmaları, taşların üzerindeki kabartma hayvan figürleri, glifler ve daha pek çok şey açıklama bekliyor. Göbekli Tepe kazı alanının, Gaziantep-Mardin arasında yapılacak karayolunun inşasında kullanılmak üzere taş ihtiyacını karşılayacak alan ilan edilmesine ramak kala, Alman arkeolog Klaus Schmidt’in müdahalesiyle ve yoğun çabasıyla bugüne gelmiş olmasını da bir yere not etmek lazım.

Yaklaşık olarak bundan 12.800 yıl önce dünya, 10.000 yıl sürmüş olan buzul çağından ani bir göktaşı yağmuruyla çıkarken, kısa bir küresel ısınmanın ardından “Genç Dryas” olarak adlandırılan ve 1.200 yıl süren bir öncekine göre daha kısa ama çok daha soğuk bir dönem geçirir. Göbekli Tepe’nin hikayesi işte Genç Dryas döneminden sonraki dönemde, yani M.Ö. 9600 yılında başlayan yeni küresel ısınma ve sel felaketlerinden sonra başlamaktadır.

Göbekli Tepe adı gerçekten ilginç. Mezopotamyanın en antik geleneklerine göre insanlık dünyanın göbeğinde yaratıldı. Birçok antik metinde de göbek vurgusu yapılmaktadır.  Harran’ın, Avrupa’daki rönesansı etkileyen en önemli metinlerden biri olan Hermetica’yı yazan Sabiilerin anavatanı olması, bölgenin İdris Peygamber (Yahudi inancında Hanok), Hz. İbrahim, Hz. Adem’in oğlu Şit ile ilgili bağlantıları Göbekli Tepe’ye ayrı bir önem atfediyor. Tahıl üretiminin kökeni konusunda yapılan çalışmalar, tahılların kökenini bu bölgedeki Karacadağ yamaçlarında yetişen “einkorn” türüne dayandırmaktadır. Yani tarıma geçilen ilk bölgenin burası olması da büyük bir ihtimal, Klaus Schmidt’e göre kesinlikle öyle. Hatta hayvanların evcilleştirilmeye başlandığı ilk yer de burası.

 

Genel

Göbekli Tepe (Üstü Kapatıldıktan Sonra). Bu alanda A, B, C ve D yapıları yer alıyor.  

 

Peki Göbekli Tepe’yi kimler, neden yaptı? Bu soruya geçmeden önce Göbekli Tepe’de ne olduğuna bakmakta yarar var. Bugüne kadar kazılan alanda 5:4 oranında (plasentayı andıran) tam daire şeklinde olmayan, hafif eliptik, ortada iki tane devasa T şeklinde monolitik taşın olduğu etrafında da halka şeklinde 10-12 taşın dizildiği A’dan F’ye kadar adlandırılan ama sadece A, B, C ve D yapılarının eksiksiz olarak orta çıkarıldığı bir mimari söz konusu. En eski tarihli olanlar C ve D yapıları. Diğerleri daha yakın döneme ait. Bir başka ilginç nokta ise, ilk yapılan anıt gömüldükten sonra yenisinin yapılmaya başlanması. Bu şekilde gömülmüş olmaları da bugüne kadar zarar görmeden gelmelerine imkan sağlamış. Ayrıca ilk yapılanlar mimari açıdan daha mükemmel iken, zamanla, yapılar daha basitleştirilmiş şekilde taklit edilmiş gibi gözüküyor.

 

D yapısı.jpg

En kuzeyde bulunan D yapısı

 

Ortada yer alan T biçimindeki yapıların yerleşimi, C ve D yapılarında bulunan, T biçimli taşların ortasına gelecek şekilde tam kuzeylerinde bulunan delikli dikilitaşlar, bu yapıların o dönem kutuptaki kuğu takım yıldızının en parlak yıldızı olan Deneb‘i izlemek için yapıldığını düşündürmektedir. Bir görüşe göre bu merkezi yerleşim yeryüzünün “axis mundi“sini yani merkezini oluşturmakta veya kozmik dağa vurgu yapılmaktadır. Bir diğer görüşe göre ise, merkezdeki yapılar bu bölgeye sonradan gelen ve halka kadim öğretileri öğreten bilgeler, gözcüler adıyla bilinen veya daha farklı elit bir kültüre ait kişleri tasvir etmektedir.

 

43.jpg

D yapısı içerisinde bulunan 43 nolu sütun.

 

Klaus Schmidt, bu yapıtların astronomi ile ilişkilendirilmesine çok sıcak bakmamış ama Harran’da bulunan Sabiiler’den kalma Gözetleme Kulesi, Lascaux Mağarasında bulunan kuyu sahnesi ile Göbekli Tepe’de 43 nolu sütunda yer alan yapıların samanyolundaki yarık ve kuğu takım yıldızındaki Deneb ile ortak ilişkisi, yine Maya takvimiyle paralellik gösteren presesyon şifresi Göbekli Tepe’nin kozmik bir anlamı olabileceğini düşündürmektedir. Bu konudaki en önemli kanıt ise, Deneb yıldızına göre konumlandığı iddia edilen yapıların inşa tarihlerinin radyokarbon yaşıyla paralellik göstermesi.

Kayıp Atlantis uygarlığı ile ilgili bilgiler Platon’un Timaios’unda geçmektedir. Aynı eserde göktaşlarının düşüşünü ve tufanı işaret eden “ateş ve su” kavramları dikkat çekicidir. Mısır’da bulunan Edfu yazıtlarında da gökyüzünden gelen yılanın saldırısının (kuyruklu yıldız düşüşü olabilir) tanrıların kadim dünyasını sular altında bıraktığı belirtilmektedir.  Babilli Berossos’un yazdığı eserde ise yedi Apkallu (Bilge) olarak adlandırılan kişilerin tufandan önce yaşanmış medeniyeti getirdikleri, insanlığa ahlak ilkelerini, sanatı, zanaatı ve tarımı veren, mimarlık, inşaat ve mühendislik becerilerini öğreten kişiler olarak resmedilmektedir. Hanok’un kitabında da insana benzeyen ama konuşamayan boyları çok uzun Gözcüler’den bahsedilmektedir. Ortak inanış, kadim bilgilere sahip olan bu kişlerin tufanla kaybolan medeniyetin bilgilerini, hayatta kalarak, deniz yoluyla dünyanın bir çok bölgesine ulaştırdıkları yönünde. Okyanus’un ortasındaki Maoi heykelleri ile Göbekli Tepe’de orta kısımda yer alan T şekilli, elleri önden bağlı insan figürlerinin benzerliği başka nasıl açıklanabilir? Göbekli Tepe’de bulunan obsidiyen parçaları, hassas yongalama tekniği, yaprak uçlu mızraklar gibi teknolojileri bulunan Kuzey Avrupa düzlüklerindeki ren geyiği avcılarının bu bölgeyle bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Lascaux mağarasındaki kozmik anlatının mimarı olduğu düşünülen Soluetrean kültürünün, Swiderian kültürü gibi taşıyıcı kültürler aracılığı ile kuzeyden güneye doğru ilerlediği iddia edilmektedir.

Tüm bu iddialar ışığında bakıldığında T şeklindeki merkezi yapılar o bölgedeki tufan sonrası gelen daha üst kültüre ya da kadim bilgeliğe sahip kişileri tasvir etmek için mi yapıldı? Yoksa sadece o bölgede yaşayan avcı-toplayıcıların ava hazırlık, avın kutsanması, avın azaldığı dönemlerde adaklarını adadıkları, kurban kestikleri dini mekanları mıydı? Taşların üzerindeki çok sayıdaki hayvan figürüne bakıldığında, tufan sonrası da dikkate alındığında Nuh’un gemisinin anıtlaştırılmış hali mi?

En sık tasvir edilen hayvanlar yılanlar, sıçrayan tilkiler, yaban domuzları ve turnalar. Yılanlar ağırlıklı olarak A yapısındaki taşlara işlenmiş. Her yapıda merkezi taşların üzerinde tilkiler var. Merkezi taşlarda el bağlamış insan figürünün kemerinde de yine tilki derisi sarkıyor. Tilki’nin farklı kültürlerde kozmolojik ve mitolojik bir çok anlamı olduğu gerçek ancak kurt kadar değil. Ta en kuzeyden bu bölgeye kadar bir çok bölgede kurt ile ilgili mitolojik öyküler daha ağır basmasına rağmen burada tasvir edilen hayvanın tilki olması, bölgedeki tilki sayısının çokluğu ile açıklanabilir.

En ilgi çekici yapı, daha önce de belirttiğim gibi D yapısındaki 43 numaralı sütun. Üzerinde kozmolojik çıkarımların yapıldığı akrep figürü yanısıra akbaba figürleri hayli dikkat çekici. Bir çok kültürde kuşların (kuğu, leylek gibi) bebek getirdiği inancı vardır. Akbaba ise ölümü temsil etmektedir. Akbabalar teriantrop yani yarı insan yarı akbaba şeklinde çizilmişlerdir. Kozmolojik bakış açısıyla akbabaların arasındaki küre güneş olarak yorumlanmaktadır. Ancak Çatalhöyük’te ortaya çıkarılan çizimlerde akbabalar başsız olarak yüksek yerlere bırakılan insan cesetlerini parçalamaktadırlar. Ruhun insan başında olduğu düşünülerek sadece kafataslarının gömüldüğü göz önüne alınınca o kürenin insan başı, çiziminde ruhsal bir seyahate vurgu yaptığı düşünülebilir. Yani Göbekli Tepe doğum ve ölüm sembolizminin bir arada olduğu bir inanç merkezi olabilir.

Göbekli Tepe ile ilgili daha söylenecek, araştırılacak çok şey var. Benzer yapıtların Nevalı Çori kazı alanında bulunması, yine Göbekli Tepe bölgesinde açığa çıkarılmayı bekleyen en az 16 megalitik yapı bulunması, toplam alanın şimdiye kadar dünyanın en eski mimari anıtı olduğu iddia edilen Stonehenge’in alanının en az 30 katı büyüklüğünde olması heyecan verici. Bakalım yeni kazılar daha neleri gösterecek? Şimdilik, en azından Göbekli Tepenin, tarihin boyutlarını biraz daha geçmişe götürerek büyüttüğünü, tarih öncesi diye adlandırılan çağı ise kısalttığını söyleyebiliriz. Bu bile çok büyük bir buluş olduğunun en önemli göstergesi.

Şanlıurfa’dan ayrılırken aklımda kalan hoş bir ayrıntı da alt geçitlere verilen şirin isimdi. Konya’da “battı-çıktı” olarak adlandırılan alt geçitlere burada “dal-geç” deniyormuş.

Yol arkadaşlıkları nedeniyle Zafer ve Şerif Hocalarıma, Hakan, Mehmet ve Ahmet beylere sonsuz teşekkürler.

 

Reklamlar


Kategoriler:Akademi(k), Din/Felsefe/Mitoloji, Edebiyat/Kültür/Sanat, Gezgin, Her Şey

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

3 replies

  1. Hocam ellerinize sağlık bu harika anlatım için.
    Saygılar&Sevgiler

    Liked by 1 kişi

  2. BU BİLGİLENDİRME İÇİN TEŞEKKÜRLER METİN HOCAM

    Liked by 1 kişi

Trackbacks

  1. Göbekli Tepe-En Eski Anıtsal Mimari Eser — GÜNLÜK | tabletkitabesi
%d blogcu bunu beğendi: