Los Angeles’in Arka Sokakları

losangeles

“Walk of Fame”, Hollywood Bulvarı

Los Angeles İspanyolca bir kelime, “Melekler” demek. Eğer bir Cuma ya da Cumartesi akşamı giderseniz, bir çok batı ülkesinde olduğu gibi eğlenmek üzere evlerinden çıkmış, sokakları dolduran iyi giyimli, yakışıklı genç erkekleri ve zarif hanımları caddelerde görmeniz mümkün. Aynı caddeler gündüzleri oldukça canlı. Bir de etrafa meraklı bakışlar atan turistler eklenir bu kalabalığa. Her Amerikan şehrinde olduğu gibi büyük zincir oteller, çoğu banka, finansal  veya medya kuruluşlarına ait -kapitalizmin meşhur simgeleri olan devasa binalar (gökdelenler)- “downtown” diye adlandırılan şehir merkezlerinde bulunuyor. Bu bölgelerde, akşam olup hava kararmaya başlayınca, beyaz yakalılar birer birer lüks arabalarıyla ayrılmaya başlar bu devasa, adeta insanın küçücük olduğunu hissettirmeyi amaçlarcasına dikilmiş kocaman çelik-beton karışımı bina yığınları arasından. Ortalık sessizleşir, ıssızlaşır, soğur.

Yavaş yavaş kentin öteki sakinleri belirmeye başlar köşe başlarından. Kalın ve kirli paltoların altında yürüyen, canlı mı cansız mı olduğu anlaşılamayan bedenler. Yapışık, uzun, sakallara karışmış saçlar; aralarından gözüken şiş gözlerde donuk, anlamı yorumlanamayan bakışlar. Bir yanda isyan bağırışları,  diğer yanda sessizce, gece yatılacak  yer için hazırlanan köşeler. Ellerde, belki ısınmak için belki de hayattan bir gece daha kopmak için yudumlanan son içkiler, çöplerden itinayla seçilmiş atıştırmalıklar. Bir tek köşe başlarındaki lüks restoranlarda iştahla yemek yedikten sonra otele dönerken, turistlerin korkuyla karışık fark ettiği silik yaşamlar.

homelessÖnce “Amerika’da ne kadar çok homlıs (evsiz) varmış !” tarzında şaşırmalar. Sonra yemeklerden artanları çöpe atmasalar da bunlara verseler tarzında çözüm önerileri. Ama Amerika’da -ağır bir tazminat gerektiren- zehirlenme vakalarından dolayı restoranların homlıslara yemek vermesinin yasak olduğu öğrenilince daha da afallaşan bakışlar. İkileme baksanıza, artık yemekleri homlıslara vermek suç, vermesen çöpe gidecek yazık (!). Herhalde köpek barınaklarına falan da verilmiyordur, köpekler için satılan oyuncakların çocuklar için satılanlardan sayıca daha fazla ve daha pahalı olduğu bu ülkede.

İki gün sonra dört ana metro hattının kesiştiği 7. caddedeki metro istasyonuna iniyorum. El Segundo semtine gideceğim için önce Long Beach yönüne giden mavi hatta, mavi hatla yeşil hattın kesiştiği Willowbrook’tan da Redondo Beach yönüne giden yeşil hatta binmem gerekiyor. Toplu taşımayı kullanmak için bir dolarlık “tap card” almak gerekiyormuş. Sonra da hangi tarifeyi kullanacaksanız onun bedelini karta yüklemek. Örneğin tek yön 1.75 dolar, ben biraz da gezerim düşüncesiyle 7 dolarlık günlük kart aldım. Taksi fiyatlarıyla karşılaştırınca çok uygun. Taksiye 30 dakikalık bir mesafe için ortalama 30 dolar ödemeniz gerekiyor.  Aslında bir arkadaşım, Amerika’da kaldığı süre boyunca kullanmak üzere kiraladığı arabasıyla beni gideceğim yere bırakmayı ısrarla önermişti. Ben de metro ile ulaşım rahat olur diye kabul etmemiştim. Metroya binince ısrarının nedenini fark eder gibi oldum.

Metro istasyonu savaş filmlerindeki yer altı sığınakları andırıyor. Bakımsız ve karanlık. Amsterdam sokaklarındaki gibi kesif bir uyuşturucu kokusu burnunuzu yakmaya başlıyor. Treni beklerken rayların arasında cirit atan fareler dikkatimi çekiyor. Daha önce bu kadar farenin bir arada dolaştığı bir metro istasyonu hatırlamıyorum. Tren gelince bindiğim kompartmanda bir Avrupalı ve benden başka yabancı (!) yok. Trenlerin boyaları dökülmüş. Çoğunluk hispanik kökenlilerden oluşuyor. Bazı koltuklarda giydikleri “assassin” tarzı kıyafetler yüzünden yüzleri gözükmeyen ancak ellerinin siyahlığından farkedilen Afrika kökenli Amerikalılar. Trende de istasyondaki gibi burnumu yakan aynı kesif koku. Çok rahatsız edici. Üzerime siner mi endişesi ! Metroda Avrupada ya da ülkemizdeki gibi reklamlar yok. Bol bol uyarı yazıları. “Vandallık eden olursa şu numarayı arayın”, “Bir homlıss size saldırırsa hemen şu numarayı arayın” türünden. Sistem kendi elemanlarını da korumaya almış, cezası çok ağır. “Metro görevlisine itiraz ederseniz cezası on bin dolar veya bir yıl hapis veya her ikisi birden !”

Çapraz koltukta oturan gencin uyuşturucu almış olduğu o taraftan yayılan kokudan ve hareketlerinden belli. Bu tür koku çoğunlukla, -daha sonradan öğrendiğime göre “met” veye “pot” diye ifade edilen metamfetamin kaynaklıymış. Üzerinde kapşonlu bir hırka var, gariptir ki bacaklarında da aynı hırkadan. Hırkanın kollarını bacaklarına tersten geçirmiş, beline kadar çekmiş, kapşonu bacaklarının altında sallanıyor. Bizdeki faytonlara koşulan atlar geçtikleri caddeleri kirletmesin diye takılan kotuyucu bezleri andırıyor. Downtown’dan çıktıktan iki durak sonra bir anda ortam değişiyor. Bir gün önce Beverly Hills’e giderken yolda gördüğümüz geniş bahçeli, bakımlı, görkemli, Hallowen’a farklı temalarla hazırlanan ve garajlarına lüks marka arabaların çekildiği malikanelerin yerini,  önlerinde hurdamsı araçların park ettiği -göçmen kamplarına benzer tarzda- birbirine yapışık baraka tarzı evler almaya başlıyor. Zenginlik ve sefalet yan yana ama bir o kadar da birbirlerinden uzaklar.

Raylar bakıma alındığı için ara ara karşıdan gelen trenin geçmesi için istasyonlarda biraz daha uzun bekliyoruz. Slauson istasyonundayız. Dışarda uyuşturucunun etkisi altında yalpalayarak yürüyen, yüzü yara bere içerisinde bir kadın geçiyor. Az ileride biri bankın üstünde, biri yanda yerde yatan iki siyahi homlıss. Metro görevlileri koltuktaki yaşlı adamın tansiyonunu ölçüyorlar, bir yandan da ellerindeki tablet bilgisayara birşeyler yazıyorlar. Yaşlı adam metrodakilere elini uzatmış bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ne söylediğini duymak mümkün değil. Adam sanki dilsiz, metrodakiler sağır. Yerdeki adam ağır ağır kalkmaya çalışıyor; açlıktan zihni melekelerini kaybetmiş olsa da, metro görevlilerine itiraz etmemenin ağır bir suç olduğunun farkında sanırım. Belki de defalarca cezalandırılmış; jestleri tepki alabilecek tarzdan oldukça uzak.

Dönüş saatinde daha farklı manzaralar bekliyordu. Öğrencilerin okul çıkışına denk gelmişti. Elinde kocaman bir çizim cetvelinin olduğu kocaman bir çantayla metroya binmeye çalışan iri yarı bir genç kız, elindeki tek defteri katlayarak cebine sıkıştırmaya çalışan, yakası açık, lacivert ceketli gözlüklü bir erkek öğrenci tam bir tezat oluşturuyor. Bu sefer tam karşımda bir reklam panosu, üzerinde 24 yaşına kadar liseye öğrenci kabul ettiğini belirten bir okul afişi.

Önceki gün Beverly Hills’e giderken Kore mahallesinden geçmiştim. Bu sefer dönüşte sarı hatta geçip “Little Tokyo” ve “Chinatown”a uğruyorum. Aynı hat üzerinde olan Pasadena bölgesinde biraz yürüdükten sonra dönüp kırmızı hatta geçerek, şehre gelen her turistin mutlaka uğradığı Universal film stüdyolarına ve Hollywood bulvarına uğruyorum. Caddelerden birinde yine “Marijuana doktoru” tabelası dikkatimi çekiyor. Burada aşırı bağımlılara, kontrollü olarak (doktor kontrolünde) marijuana veriliyormuş. Diğer tarafta duvarlarda boy boy dizi afişleri.  Uyuşturucu ticareti temalı bol ödüllü “Breaking Bad” dizisinden sonra Amerika’da son dönemde en popüler olan yeni dizi “Narcos“un afişleri. Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar’ın hayatını anlatan dizi. Hollywood bulvarına gelip de, meşhur artistlerin kaldırımlardaki yıldızlar içerisine altın sarısı harflerle yazıldığı “Walk of Fame”‘e uğramadan olmazdı. Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın ismini de bir yıldıza yazmışlar. Herhalde onu da artiz  sayıyorlar diye düşündüm.

Ertesi sabah televizyondaki haberlere bakarken “Donald Trump”ın adının yazılı olduğu yıldızın bu sabah 05.45 sularında inşaat işçisi görünümlü bir vandal (!) tarafından baltayla defalarca vurularak parçalandığı haberlerini görüyorum.

İşe bak sen !

donaldtrump

Donald Trump’ın isminin yazılı olduğu, ama ertesi gün baltayla parçalanarak  silindiği yıldız.

Reklamlar


Kategoriler:Gezgin, Her Şey

Etiketler:, , , , , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: