Akademik Sızıntı

Cemaatin çıkardığı derginin ismi herşeyi özetliyor aslında: “Sızıntı“. Geriye dönüp baktığımızda taşlar yerli yerine oturuyor. Sanki “Sızın ! Her yere, her kuruma sızın ! Bütün mekanizmaları tamamen ele geçirene kadar sızın!” der gibi.

Önce Türkiye’nin kanayan yarasına değinmekte yarar var. Kardeşim, yeğenim, amcaoğlu, köylüm, hemşerim ile başlayan locam, cemaatim, partim gibi oluşumlarla devam eden “kayırmacılık hastalığı” bence en büyük sorunumuz. Ve tabi sistemin de buna uygun olması. Köyümüzde ya da mahallemizde askerden gelen bir arkadaşımızın, rütbeli bir subayın kendi ilimizden olduğundan dem vurup, onun sayesinde nasıl kaymak (!) gibi bir askerlik yaptığını ballandıra ballandıra anlatırken şahit olduğumuz, -ne yazık ki- olumlu (!) anlamda kodlanan bu hastalık, çoğumuzun içine işlemiş durumda. Çok yıllar önce Refah Partili bir yetkiliye, bir kuruma personel alımı yapılırken yaşanan bir haksızlığı anlatıp “Adil Düzen” sloganına ters düştüğünü söylediğimde aldığım cevap çok ilginçti: “Bizden önce ANAP’lılar ANAP’lıları işe aldı, MHP’liler MHP’lileri, DYP’liler DYP’lileri, biz şimdi yılardır iş bulamayan Refah Partilileri işe almazsak onların hali ne olacak?” Bu durum, ülkemizde siyasetin neden bu kadar heyecanla, gerilim üreterek yapıldığının; insanların hemşehrilerine, ideolojilerine, partilerine ve son kertede cemaatlerine neden bu kadar bağlı olduğunun arka planındaki en önemli nedenlerden biridir maalesef.

Şimdi Gülen cemaatine gelelim. Onlar da tıpkı o dönemdeki Refah partisi gibi, daha sonra AK Parti gibi sosyolojik olarak iktidardan uzak olan halk kitlesinin iktidara yürüyüşünün halkalarından biri gibiydi. Ya da başka bir açıdan o dönemde anti-komünist cephede yer almak üzere Türkiye’de desteklenme kararı alınan oluşumlardan biri. Önceki partiler, oy devşirmek için hep Gülen Cemaati ile iletişimde oldu. Aynı şeyi Ak Parti de yaptı. Ama bir farkla. İktidara gelince eski kadroları tasfiye etmek ve uyumlu çalışacağı bir ekip kurmak peşindeydi. Kendince haksız da değildi. Çünkü iktidara gelmesine rağmen, muktedir olmaması için herşey yapılıyordu. Ayrıca Ak Partiyi iktidara taşıyan kitlenin yetişmiş elemanı, bürokraside kullanabileceği bir kadrosu yoktu. Bu dönemde cemaat(ler)in yetiştirdiği imanlı (!) bürokrat sınıfı,  iktidar için can simidi gibiydi, cemaat(ler) açısından ise iktidara ortak olma fırsatı. Cemaat(ler)in kadrolaşmasına destek verildi, onlar da karşılığında istediklerini fazlasıyla aldılar. Özellikle Gülen cemaati için Recep Tayyip Erdoğan’ın serzenişi bu durumun en önemli kanıtıydı: “Ne istediler de vermedik?

Gülen’in “İstikbâle yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin” mesajı önce kilit noktaların ele geçirilmesi gerektiğini işaret ediyordu. Çünkü sonrası çorap söküğü gibi ardından gelecekti.

Akademik cephe yani YÖK, TÜBİTAK, Üniversitelerarası Kurul, Rektörlükler de bu dönemde ele geçirilmeye başlanıyordu. Cemaat bir yandan kendi elemanları ile örgütlenirken -henüz- ele geçiremediği yerlerde diğer “islami (!)” gruplarla, cemaatlerle iletişimi elden bırakmıyordu. Örneğin bir üniversitesinin yönetiminde olan bir başka cemaat, ya da bir bakanlıkta bürokrasiyi yönlendiren başka bir cemaat ile ortak hareket edebiliyordu. Yeri geldiğinde diğer cemaatleri kullanmış olabileceği gibi, kendi üyelerini o cemaatlerin içerisine sokarak, onlardan biri gibi görünmelerini sağlayarak o cemaati manipüle etmiş bile olabilir.

Bir çok aklı selimin savunduğu gibi, liyakete dayanmayan her türlü girişim, yalakaların veya bu tür fırsat beklentisi içerisinde olanların yolunu da açmış oluyordu (gerçi cemaat tarafında liyakat bir şekilde oluşturuluyordu). Aynen Selçukluların bürokraside İran kökenlileri kullanması ve bunu Melikşah’ın hayatıyla ödemesi gibi, Ak Parti de Gülen cemaatinin bu örgütlenmesine müsaade etmesinin bedelini az kalsın -darbe girişimiyle- liderinin, Cumhurbaşkanımızın hayatıyla ödüyordu. Asıl analize geçmeden önce bir daha vurgulamak istiyorum. Gülen cemaati son darbe girişimiyle ülkemiz için en tehlikeli yapılanmalardan biri olduğunu gösterdi. Ancak sakin düşününce en büyük problemimizin “kayırmacılık hastalığı” olduğunu bir kere daha hatırlatmak isterim. Bu nokta geleceğimizi yeniden şekillendirirken en önemli çıkış noktamız olmalı. Bazı üniversitelere bir dönem Cemaat referansı olmadan girilemezdi ama öncesinde de o üniversitelere girmek için başka referanslar (!) gerekiyordu. Yani özetle hiçbir kurum “tutanın elinde kalmamalı !

Akademik alana sızmanın ve yerleşmenin kuralı, yayın yapmak, akademik atama ve yükseltilme yollarını ele geçirmek (anabilim dalı başkanlıkları, dekanlıklar, yönetim kurulları, rektörlükler, bilimsel dergi editörlükleri, doçentlik jürileri, atama jürileri v.s.) olarak özetlenebilir. Cemaatin yapılanması gereği farklı kategoride akademisyen tipleri olduğunu da unutmamak gerekir. Temelde üç tip oldukları söylenebilir: (1) Cemaatin has adamları, (2) cemaate sempati/ihtiyaç duyan veya (3) cemaatin kullanma potansiyeli olan akademisyenler. Cemaatin stratejisi bir yandan has adamlarının yayın, atama ve yükseltilme yollarını açarken diğerlerini ya bu has adamalarının yol alması için kullanma potansiyeli olanları bir şekilde sıkı takibe almak ya da kendilerinden destek isteyenlere istediği desteği sağlayarak başka şekilde (himmet, kurban parası toplama, gazete abonesi yapma veya öğrenci bursu verme) kullanmaktı.

Bir diğer boşluk ise yeni açılan üniversiteler oldu. Öğretim üyesi bulmakta zorluk çeken bu kurumlar cemaatlerin cirit attığı, kadrolaşmanın tavan yaptığı yerlerdi. İnsan düşününce ‘acaba bu üniversitelerin açılması için iktidarı da bu yapı mı yönlendirmişti?’, demeden edemiyor. Bu üniversiteler -bilindiği gibi- uzunca bir süre Sağlık Bakanlığı üzerinden “hülle” profesörlükler için de kullanılmıştı.

Cemaatin Has Adamları

Bu gruptakiler -masonik örgütlenmelerde olduğu gibi- üst seviyeden oldukları için, bulundukları kurumlarda yükseltilmeleri için her türlü imkan seferber edilmiş olsa gerek. Bu kişilerin yayınları cemaatçe kurulan (cemaat içi veya dışı) ekipler tarafından yazılarak dosyalarının hazırlandığı yine herkesin bildiği bir gerçek. Bu yayın ekipleri cemaat içerisindeyse zaten sorun olmamıştır, dışında ise herhalde bir şekilde desteğe ikna (!) edilmişlerdir. Sonra bu yayınlar, mümkünse yurt dışı bir dergide, ya da Türkiye’de bulunan ve indekse giren dergilerde (editörlerle temasa geçilerek) yayınlatılmış olabilir. Bir dönem Türkiye’den SCI-expanded’a seçilen dergiler (başta TÜBİTAK’ın dergisi) bu anlamda lokomotif rol oynamış olabilir. Bu dergilerin cemaatin aktif olduğu dönemde toplu olarak indekse kabul edilmeleri, ister istemez dışarıdan ayarlanmış olma ihtimalini akla getiriyor.

Bir sonraki aşama yardımcı doçent kadrosu almak. Bunun için rektörülüklerle iletişimler kilit rol oynuyor. Burada da farklı stratejiler geliştirilmiş olması mümkün: Ya rektörün kendilerinden olması, bu mümkün değilse seçilme ihtimali yüksek olan rektörlere -seçimlerde- aktif destek verilerek (ya da destek vermiş gibi görünerek) sonrası için ön anlaşmalar yapılması, ya da rektörlük tarafından verilen görevlerin çabucak bitirilerek sempati oluşturulması gibi.

Kadroya müracaat edecek adayların yayınları konusunda genelde sıkıntı yoktur ama kazara başka birisi atanmasın diye –ek şart– silahı kullanılmış olabilir. Ek şart uygulaması, istenilen adamın istenilen kadroya atanması için olmazsa olmaz bir yöntemdir. O da yetmezse atama jürileri ayarlanabilir; ya jüri kendi mensuplarından seçilmiş olabilir ya da jüriler aranarak kendi adamları lehine karar vermesi için ikna edilmiş olabilir. İstenilen kişinin atanması için iş şansa bırakılmamalıdır. Dekanlıkların yaptığı İngilizce sınavlar, komisyon incelemeleri ya da etik ihlal suçlamaları bu aşamada -gerekirse- devreye sokulabilecek mekanizmalardır. Atamalar, dekanlıkların yönetim kurullarında yapıldığı için, yönetim kurullarında karar aldırma gücünün de yine has adamlar veya etkilenebilecek kişiler aracılığıyla kendilerinde olması gerekmektedir. En başta yaptığım vurguyu, burada yinelemek istiyorum. Bu çark, “kayırmacı hastalığı” nedeniyle sistemi ele geçiren her türlü grup/görüş için kendi lehine kullanılabilecek açıklar içermektedir !

Doçentlik aşamasında devreye üniversiteler arası kurul girmektedir, tabi bu kurulu belirleyen YÖK de. Bir dönem üniversiteler arası kurulun cemaat tarafından ele geçirildiği çokça dillendiriliyordu. Doçent olmak için jürideki en az üç kişinin cemaatten olması yeterlidir. Diğer bir ya da iki kişi, bu üç ya da dört kişilik -kişiye özel- jüri üyelerinin görüşünü değiştiremeyecek veya itiraz etmeyecek kişilerden seçilmiş olabilir. Bu kişiler jürilerin objektif seçildiğini göstermek açısından makyaj olarak kullanılmış da olabilir. Eğer aday, çok has ama içi çok boş bir adamsa, muhtemelen işi yine şansa bırakmamak için (çok sırıtmasın diye) beş jüri de cemaatten seçilmiştir. Kritik kadrolar için, bu özel oluşturulmuş jürilerin, kendilerinden olmayan bazı kişilerin doçentliklerini engellemek için devreye sokulmuş olması da mümkün. O dönem sona ermiş gözükse de jüri seçimlerinin tamamen objektif olarak yapıldığını, yani tamamen cemaaten arındırıldığını, söyleme şansına henüz sahip değiliz.

İstanbul Analojisi

İstanbul’a ilk gittiğimde çok şaşırmıştım. Otobüs bileti almak için kuyrukta beklerken hemen yanımızda bilet satan birileri beliriverirdi. Hava sıcak bunalırken, bir köşeden dondurma satıcısı çıkabiliyordu. Ya da yağmur başlar başlamaz sokak aralarından bir anda çıkan şemsiye satıcılarını  görebilirdiniz. Cemaatin üniversitelerdeki yaklaşımı da buna çok benzer. Akademik hayata başlayan ama ne yapacağını henüz bilmeyen genç akademisyenlerin neye ihtiyacı varsa cemaat onu sunmakta geç kalmamıştır. Yukarıda belirttiğim has adamlar için olduğu gibi seferber olunmasa da, karşılıklılık ilkesi bağlamında destek sağlanmış olabilir (Krishna Modeli). Karşılık, dini hassasiyete ya da sosyal hassasiyete göre seçilebildiği gibi, destek verilecek kişinin pozisyonuna göre başka bir şey de olabilir. Tam tersi de mümkün. Akademik kariyere ulaşmak, hızlı yükselmek, bazı pozisyonları kolayca elde etmek için gönüllü olarak cemaatin kapısını çalan, hatta aşındıran tipler de elbette vardır (Proteus Miti). Onların da talepleri çevrilmeden kapılar açılmış, istekleri karşılanarak uygun zamanda uygun yerlerde kullanılmışlardır.

Cemaat mensuplarının diğer akademisyenler karşısındaki en büyük avantajı, iletişim ağlarının güçlü olması. Bir cemaat mensubunun sistemin püf noktasını keşfetmesi, geride kalanların bu keşiften yararlanması için yeterlidir. Bu yüzden bireysel olarak kendi gelişimini tamamlamaya çalışan bir akademisyen, böyle büyük bir organize yapı karşısında çok zayıf kalabilmektedir. Bu yüzden güce tapanlar için, cemaat cazibe merkezi haline gelmiştir. TÜBİTAK projelerinde çözülen her basamak diğer mensuplara sunulmuş olabilir. Sistemin köşe noktaları kapıldıktan sonra proje yazmak, kabul ettirmek, yürütmek hiç de zor olmasa gerek. Proje sahibinden, panelistine, paraların dağıtılacağı yardımcı araştırmacısına kadar herşeyin önceden planlanmış olması da yüksek ihtimal. Yüksek lisans ve doktora kadrolarının hem kadrolaşma hem de bu projelerde yardımcı araştırmacı havuzunu beslemek açısından -özellikle yeni üniversitelerde- önemli bir kaynak olarak kullanılmış olma ihtimali de yabana atılmamalıdır.

Ya Şimdi?

Eğer bir daha böyle bir yapılanmanın gelecekte benzer bir yolu kullanmasını istemiyorsak akademisyenlerin ihtiyacı olan herşey, kurumsal olarak karşılanmak zorundadır. İstatistik desteği, makale yazımı, proje yazımı, İngilizce redaksiyon gibi ihtiyaç duyulan konularda bir yandan öğretim üyelerinin becerileri artırılmaya çalışılmalı, diğer yandan da bu işlere yardımcı olacak, profesyonellerden oluşan ofisler kurulmalıdır. Akademik kadrolara yerleştirme, yükseltme için mutlaka daha objektif değerlendirmenin yapılmasına olanak sağlayan, farklı arayışlar içerisine girilmelidir. Üniversite sayısının azaltılması da düşünülebilir.

Zor bir dönem içerisine girmiş bulunuyoruz. Cemaatle yolu bir şekilde kesişmiş olan herkesi aynı kefeye koymak elbette mümkün değil ancak sivil insanları öldürebilecek kadar gözü dönebilen bir zihniyetin üniversitelerde veya başka kurumlarda bulunuyor olması da kabul edilecek bir durum değildir. Bu durumu ayıklayacak olanlar muhakkak ki adli birimler, ama işleri hiç de kolay değil. Kimin cemaat içerisinde has adam olduğunu, kimin cemaate sempati duyduğunu, kimin cemaatin gelişimine (sızmasına) katkıda bulunduğunu, kimin cemaat tarafından kullanıldığını, kimin cemaati kullanarak bir yerlere geldiğini, kimin cemaatin gerçek yüzünü görerek bu yanlıştan döndüğünü anlamak güç. “Ben yanlıştan döndüm” diyenlerin, hala cemaatin içerisinde aktif rolü olduğu halde kamufle olmaya çalışanlar mı, menfaat ekseni değişti diye hemen trenden atlayanlar mı, yoksa gerçekten pişman olanlar mı olduğunu anlamak da güç.

Son olarak, Ahmet Hakan’ın dünkü yazısında da söylediği gibi önüne geleni “Fetullahçı” diye ispiyonlayan psikopat tipleri ya da rakiplerini “Fetullahçı” diye etiketleyerek ekarte etmeye çalışan çıkarcı şerefsizleri de unutmamak lazım.

Reklamlar


Kategoriler:Akademi(k), Denemeler, Gezgin, Her Şey

Etiketler:, , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: