Taht Oyunları-2

Bu yılın ilk günü yazdığım yazı (Taht Oyunları-1), yerel bir gazetenin (Pusula) haber yapması üzerine bir anda gündeme oturdu. Bu yazı üzerine bir takım ilginç gelişmeler oldu* ama genelde olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. Gazetenin internet sayfasında kullandığı görselde fotoğrafımın muhtemel rektör adayları arasında yer alması üzerine “Rektör adayı mısınız?” sorusuyla sıkça karşılaşır oldum.

Seçimler yaklaşırken rektör adayı sayısı (“aday adayı adaylığı” gibi üç basamaklı bir zincir kullanmak daha mantıklı) her geçen gün artıyor. Edindiğim izlenimlere göre, sayı toplamda 34’e ulaşmış durumda. Bu arada bir aday bir başka aday lehine süreçten çekildiğini açıkladı, sonra da dört adayın oylandığı bir temayül yoklaması yapılarak en yüksek oyu alanın ortak adayları olduğu açıklandı (yani yine başa döndük, aday sayısı hala 29). Bu ay içerisinde iki aday ile yüz yüze görüştüm, diğer iki aday da görüşmek için randevu istediği halde görüşmeye gelmedi, diğerleri ise hala sessiz. Aday sayısının bu kadar fazla olmasında bir sorun yok, adaylık kriterlerini taşıyan (profesör olan ve 67 yaşını doldurmamış) her öğretim üyesi aday olabilir. Sorun, adayların bireysel özellikleri, yetenekleri, vizyonları, üniversiteye sağlayacakları katkı, kısaca liyakatlerinin değil, sadece kişisel ve grupsal bağlantılarının konuşuluyor olması. Bazı adaylar şimdiden atanmış bile (!). Tek bir sorunları varmış, o da ilk altılık listeye girmek (mümkünse ilk sıradan).

Bağlantısı olanlar (soylu aile/yüce grup) diğerlerine şans tanımazken (süpermarket-bakkal bakışı), yarışın bağlantısı olanlar arasında geçeceğini (Kramer Kramer’e karşı) idda ediyorlar. Hangi bağlantı (!) rektörlük için  daha garantili tartışmaları devam ederken geçtiğimiz hafta içerisinde yapılan rektörlük atamaları bir kısım adayları derinden düşünmeye itti. Özellikle Hacettepe Üniversitesine yapılan atama, bağlantıların gücü konusunda kocaman bir “acaba?” oluşmasına neden oldu. Bu durum, iktidar bağlantısı zayıf olan adayları biraz olsun umutlandırmış gözükse de onlar da şaşkın. Çünkü son dönemde YÖK kanununda değişiklik yapılacağı ve seçim olmama ihtimali ufukta belirince kafalar daha bir karıştı.

Ülkemizdeki YÖK sistemi ve üniversitelerin mevcut yapılanması ile ilgili tartışmaları bir kenara bırakacak olursak, rektörlük seçimi yapılmadan doğrudan atama yapılması (eğer YÖK yasası değişirse) durumunda mevcut sisteme göre bazı avantajları olabilir. Böylece en azından üniversitelerdeki gruplaşmaların ayyuka çıkması, seçim sürecinde yaşanan aldım-verdim oyunları veya sırf seçmen kazanma adına yapılan atamaların önüne geçilebilir. Bazı açılardan dezavantaları gözükse de kazanımları daha fazla olabilir. Çünkü yürürlükteki sistem seçimden çok temayül yoklaması görünümü veriyor (Akademi-K-omiklikler-1). Bu tür bir atama yöntemi ihtimali, sayıca çoğunluğa sahip olan, özgür iradelerini kullanmak yerine daha çok emir-komuta zinciri mantığıyla çalışan grupları bir hayli rahatsız etmişe benziyor. Bu bile iyiye işaret sayılabilir!

Her ne şekilde belirlenirse belirlensin (ister seçim, ister atama) “rektörlük makamıyla artı değer kazanacak değil, kişiliği ile rektörlük makamına artı değer katacak” bir rektör olmalı.

*Gazetenin haber başlığı “Atatürk Üniversitesi Rektörünü Arıyor” idi. Bana gelen bir mesajda -Erzurum şivesiyle- şöyle yazıyordu: “Ecep necoldi?

Reklamlar


Kategoriler:Akademi(k), Her Şey

Etiketler:, , , , ,

2 replies

  1. Tıp Fakültesi birlik olmalı. Tıp Fakültesinden rektör adaylığına talip olanlar biraya gelmeli. Tıp Fakültesi kendi içinde temayül yoklaması yapıp tek Adayla çıkmalı diye düşünüyorum.

    Liked by 1 kişi

    • Olabilir, ancak Tıp Fakültesinden tek aday çıkması veya rektörün Tıp Fakültesinden olmasınının -tek başına- çözüm üreteceğini düşünmüyorum. Rektörün tüm üniversiteyi kapsayıcı olması lazım. Adil, objektif ve şeffaf bir yönetim sergileme iradesine sahip olması hangi fakülteye mensup olduğundan daha önemli.

      Beğen

%d blogcu bunu beğendi: