Nasipse Adayız

Nasipse

Hayatta bazı ilginç karşılaşmalar olur, o anki düşünce iklimimize göre bazen tesadüf bazen de tevafuk olarak adlandırırız bu karşılaşmaları. Benim de Ercan Kesal ile karşılaşmam ilginç bir tesadüftü, İletişim Yayınları’ndan Kasım 2015’te çıkan “Nasipse Adayız” kitabının imzalı olarak elimde olması ise tevafuk. Kitap, -benim kitaplarım kategorisinde- bir solukta okunabilenlerden. Dili çok akıcı, sıcak, samimi ve sürükleyici. İçine çekiyor hemen. Diyaloglar, iç sorgulamalar, gel-gitler, hayat ve anlam muhasebeleri çok tanıdık.

İstanbul’da bir ilçe belediyesine adaylığını koyan özel hastane sahibi bir doktorun adaylık sürecinde yaşadıklarını aktarıyor. Aynen, yönetmenliğini Ümit Efekan’ın yaptığı, başrollerini İlyas Salman, Pembe Mutlu, Adile Naşit ve Münir Özkul’un paylaştığı 1983 yılı yapımı “Şaşkın Ördek” filminde olduğu gibi adaylığa giden süreçte (filmde evlenmeye giden yolda) yazılı olmayan “töre” kuralları geçerlidir. Yola bir kere koyuldun mu, artık o saatten sonra her şey kuralına göre olmak zorundadır.

Doktor, o ana kadar hiç düşünmediği halde bir anda kendini adaylık sürecinin içinde bulur. Adeta adaylığa itilmiştir. Dışarıdan suflörlük yoluyla aktarılan aday olma güdüsü bir anda bütün ruhunu istila eder. İlk olarak şoförüne şaka yollu aktarır, “Ne diyorsun oğlum bizim bu işe?” O güne kadar aday olacağını kimse bilmiyordur tabi. Şoförü ters köşe olmuştur ona göre. “Başkanlık işi oğlum. Belediye başkanı oluyoruz, senin haberin yok dünyadan!” Bu diyalog kendini adaylık sürecine kaptırdığının ilk emareleridir. Henüz aday adayı aşamasındadır. Katetmesi gereken uzun bir yol vardır. Önce, teklif edilen partiden aday gösterilmesi gerekmektedir.

Adaylık ihtimali bile etrafındaki kalabalığı artırmaya yeter. Normal bir zamanda yüzüne bile bakmayacağı meseleler konusunda gardı düşmüş, ruhu “Adaylığıma yararı olur mu acaba?” sorusuyla ikiye bölünmüştür. Yine de yakın çevresine adaylığını açıklama konusunda çekingendir. “Yani, aslına bakarsan teklif var, ama düşüneyim falan diye atlattım.” Ya da “Öyle bir teklifte bulundular da tam kararımı vermedim yani”. Eş zamanlı olarak etraftan motivasyon yüklü mesajlar gelmeye başlar “Senden iyisi mi olacak? Bir sürü hıyar var ortalıkta. Hem şikayet ediyoruz hem de bulaşmıyoruz….” ya da “Bence çok iyi yaparsın sen.”

Kısa bir süre sonra olağan -ya da klasik- süreçler başlar. Proje fikirleri, konsept danışmanları, tanıtım için web sayfası hazırlığı v.s. Bu arada kulağına yeni bir slogan üflenir, “Biz siyasete almaya değil, vermeye geldik.”Bu aşamadan sonra Elias Canetti’nin “Körleşme” romanında olduğu gibi bambaşka bir ruh haline bürünür. Almadan verme süreci başlamıştır. Körleşme romanındakinin aksine kendini sorgulama süreci de başlamıştır ama artık geri dönmek için çok geçtir. Yavaş yavaş ifadeler adaylığa doğru daha bir evrilir, “Valla, nasipse var öyle bir niyetimiz.”

Bir yandan deli gibi para harcamaktadır. Diğer yandan ise ayak oyunları, olmadık iftiralar ve dahası…

Reklamlar


Kategoriler:Denemeler, Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , , ,

2 replies

  1. Elinize aklınıza sağlık….

    Liked by 1 kişi

  2. Yaz sen kardeşim… Devam…

    Liked by 1 kişi

%d blogcu bunu beğendi: