Eşcinsellik Teması Üzerinden Yer Edinme Kaygısı

Çağan Irmak’ın yeni filmi “Nadide Hayat”ın beni sinemaya çekmesindeki en önemli etken ilerleyen yaşına rağmen üniversite okumaya karar veren “Nadide Hanım” karakteri idi. Ben de ikinci fakülte okumaya karar verdiğimde ilginç tepkiler almış, okul sürecinde oldukça farklı gözlem ve deneyimlerim olmuştu. Biraz kendimle özdeşleştirdim diyebilirim. Ayrıca yönetmeninin Çağan Irmak olmasını, Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler gibi üst düzey oyuncuların varlığını da eklemek gerek.

Genel olarak sinemada, benzer şekilde Türk sinemasında da, seyirci ve belli çevrelerin ilgisini çekmek için yapılan bir takım manipülasyonlar bazen fazla sırıtıyor. Seyircilerin ilgisini çekmek için biraz aksiyon, biraz cinsellik, bir iki afili sözcük, espriler, küfürler, ne ararsanız var filmlerde. Diğer yandan da eleştirmenlerin ve sanat (!) çevrelerinin ilgisini çekme çabası göze çarpıyor. Sorun, bazen fazla çarpması. Bu fimde de Çağan Irmak’ın artık markalaşan adı, temiz bir senaryo, muhteşem oyuncu kadrosuna rağmen böyle bir arayışa girmiş olmasını tuhaf buldum. “Arayış” diye nitelememin sebebi, senaryodan kopuk olarak eklenmiş bir eşcinsel temalı sahne. Filmde, bilimsel bir araştırma için denize açılan gemide yer alan öğretim üyesi ve öğrenciler, bir gece gemiden uzaklaşıp kıyıda bir eğlenceye katılırlar, eğlence görüntülerini de sosyal medyada paylaşırlar. Üniversitenin rektörü fotoğrafları görünce küplere biner ve araştırma projesi iptal edilir. Gemi geri çağrılır. Bu duruma sinirlenen (projesi iptal olan) öğretim üyesi hıncını öğrencilerden çıkarmak için onları azarlarken, kız öğrencilerden biri, durumun kendisini bağlamadığını, zaten önceki akşam kıyıda tanıştığı bir arkadaşıyla yaşamaya karar verdiğini ve gemiden ayrılacağını söyler. Tam da bu sırada o “kız arkadaşı” botla gemiye yaklaşmaktadır.

Son dönemde her kesimden bazı kişlerin bu temayı sıkça kullanır olması, bir zamanların (özellikle 19. yüzyıl) romantizmiyle özdeşleşen verem hastalığını ve “ince hastalık özentisi“ni çağrıştırdı. Etki o kadar yoğun olmuştur ki, sanatçılar adeta kendilerini vereme yakalanma ve ölme zorunluluğu altında hissetmişlerdir. Aslında veremden ölmenin hiçbir romantik yönü yoktur; ölüme zayıflayarak, kan kusarak gitmenin romantik bir tarafı da olamaz ama dönemin sanatçıları ve edebiyatçıları bu gerçeği görmezden gelmişlerdir. Hatta verem olamayanlar, yemeyip içmeyerek veremli taklidi bile yapmışlardır (veya yapmak zorunda kalmışlardır). Camille Saint-Seans, “Chopin vereme yakalandığında üzerine daha bir zarafet ve incelik gelmişti” diye yazar. Bilinemez bir sır yüzünden acı çeken Byronvari kahramanın mucidi Lord Byron aynaya bakıp “Solgun görünüyorum” diye kurumlanır, “Veremden ölmek isterdim”. Shelley verem hastası arkadaşı Keats’i “Verem, özellikle senin yazdığın gibi iyi dizeler yazan insanları seven bir hastalık” diye avutmaya çalışır.

Türk sinemasında doksanlı yıllarla birlikte “Düş Gezginleri”, “Dönerken Islık Çal”, “Lola ve Blidikit”, “Hamam”, “Cahil Periler”, “İstanbul Kanatlarımın Altında” gibi eşcinsel temalı filmlerin ödüllere boğulması da bu kaygıdan olsa gerek. Eşcinsellik temasının filmlere eklemlenmesi, toplumsal konularda “hassas” yönetmen etiketini de beraberinde getirmektedir ya da tam aksini. Aynı zorlama senaryoyu Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filminde de görmek mümkün. Edebiyatta da son dönem popüler yazarlarının Osmanlı dönemi ve oğlancılık temalarını sürekli ilintileyerek işlemesi de bu romantizmin etkisi gibi görülüyor. Günümüzde sanat çevrelerinde başgösteren, özellikle moda çevrelerinde, kadınımsı tipli erkekler, eşcinselliği siyasi propaganda malzemesi olarak kullanan politikacılar, liberal, entellektüel ve sosyal yönü güçlü (!), hassas (!) görünmeye çalışanlar (bilim insanları dahil), veremin 19. yüzyılda sahip olduğu rolü, bugün “eşcinsellik” teması/metasının üstlenmiş  olduğunu düşündürüyor.

 

Reklamlar


Kategoriler:Denemeler, Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: