İran: İlk İzlenimler

Birkaç yıl önce Mart ayında Azerbaycan’dan bir konuşma daveti almıştım. Kongre ne zaman diye sorduğumda “Nisan da olabilir, Mayıs da…” cevabını almıştım. Tarih net verilmediği için, diğer programlarımla çakışabilir diye, -doğal olarak- kabul edememiştim. İran’a  Shahid Beheshti Üniversitesi‘nde düzenlenen “The 7th International Congress on Pulmonary Diseases, Intensive Care and Tuberculosis” kongresine Türk Toraks Derneği aracılığıyla yapılan davet üzerine konuşmacı olarak gidiyordum. Azerbaycan örneğine benzer şekilde, konuşmamın hangi gün ve saatte olduğu konferansa bir hafta kala hâlâ belli olmadığı için -bu sefer de- uçak biletini hangi gün alacağım konusunda bir tedirginlik yaşadım.

Tahran Yolculuğunda ilk dikkatimi çeken uçaktan inerken İstanbul’da başı açık uçağa binen kadınların inişte başlarını örtmeye başlamaları oldu. Garip ve çelişkili bir durum. Tahran’da daha sonra bir taksiciyle yaptığımız sohbette, bu çelişkiyi özetleyen çok güzel bir laf etti: “Bizim devlet, halkını zorla cennete yollamak niyetinde“. Atatürk Havalimanında yaşanan olağan (!) rötarlar nedeniyle uçağımız sabah ezanı okunurken Tahran İmam Humeyni Havaalanına indi. Havaalanı şehre 30 kilometreden daha fazla bir uzaklıkta. Otele ulaşmamız bir saatten fazla sürdü. Biraz dinlendikten sonra kendimizi Tahran sokaklarına attık. Türkiye’deki ön yargının aksine kadınlar hayatın çok fazla içerisinde. Birçok işyerinde kadınlar çalışıyor. Yollardaki özel araçların çoğunun şoförü de kadın. Bir ara çay içmek için uğradığımız alışveriş merkezinde de kadınlar, erkekli kadınlı ya da kendi başlarına masalarda gayet rahat bir şekilde oturuyorlardı. Ortamın, kadınların kıyafetleri ve başörtüleri dışında Akmerkez’den ya da Cevahir’den bir farkı yoktu. Başörtülerin iğreti duruşu, zorunlu takıldığını çok net yansıtıyor. Hayali olarak alın çizgisinden enseye kadar 180 dercelik açıya sahip bir çizgi varmış gibi düşünecek olursak, çoğu kadının başı 90 dereceden fazla açık. Tamamen kapalı olanların oranı ise %10’dan daha az gibi. Hatta -lüks arabalar içerisinde trafikte gördüğümüz- kadınların çoğu estetikli (bazılarının bandajları burunlarının üzerinde duruyordu) ve özellikle dikkat çekecek kadar aşırı makyajlı idi. Sokaklarda tek tük olsa da kız-erkek elele dolaşanlarla da karşılaşıyoruz. Bir kafede sohbet ettiğimiz gençler katı kuralların yavaş yavaş toplumda gevşediğini anlattı. Azeri olan ise “artık kimse saymıyor” dedi.

Traffic Jam

Tahran’daki gezimizde en büyük problemi yolda yürürken yaşadık. Kaldırımlar çok dar, yollar çok kalabalık. Çoğu yerde trafik ışığı yok. Olanlar da sembolik gibi. Karşıdan karşıya geçişlerimiz çok sıkıntılı. Kendimizi yolun ortasına -tüm riskleri alarak- atmadıktan sonra araçların duracağı yok. Dar olan kaldırımlarda yürürken, rasgele parkedilmiş araçlar, bir çok yerde inşaat nedeniyle iyice daralan kaldırımlar yürümeyi zorlaştırıyor. Burnunuza gelen kesif egzoz kokusu da cabası. Ayrıca trafik sıkışıklığı nedeniyle kaldırımları kullanan motorsikletler yayalar için büyük bir risk. Birkaç kez tehlikeli biçimde motorsikletli sürücülerle burun buruna geldik. Korna ya da ıslıkla uyarıyorlar ama sürekli tetikte olmak gerekiyor.

Trafikteki karmaşaya rağmen, insanı sıcak ve cana yakın. Dil problemi nedeniyle anlaşmada sıkıntılar yaşıyoruz. İngilizce bilen çok az, bu yüzden Azeri Türkçesi konuşan birine denk gelmek büyük şans. Akşam üstü bir kafede otururken bir üniversite öğrencisi yanımıza gelerek sohbet etmek istediğini söyledi. Biz de memnun olduk. Adı Turan’mış. İran Azerisi. Babaannesi İstanbullu imiş. Yanında Kürt kökenli ama Kürtçe bilmeyen İran’lı bir arkadaşı ile birlikte gelmişler. Sohbet koyulaşıyor ister istemez. O Türkçe konuşmayı özlemiş, biz de dilimizden (halimizden) anlayan biriyle sohbet etmekten büyük bir keyif alıyoruz. Saat ilerlediğinde hesabı ödeyip kalkmaya yeltendiğimizde garson ile işaretleşerek hesabı ödememizi engelliyorlar. Tüm ısrarlarımıza rağmen hesabı ödeyemiyoruz. Benzer bir sahneyi Avusturya’da da yaşamıştım. Galatasaray’ın şampiyonlar ligi maçını izleyeceğimiz bir Türk kahvesi ararken Yozgat’lıların işlettiği bir lokantaya rastlamıştık. Yemeğimizi de orada yedik. Maçımızı izledik, çayımızı kahvemizi içtikten sonra hesabı ödeyeceğimiz anda “Olur mu öyle şey, siz bizim misafirimizsiniz” diyerek bizi uğurlamışlardı.

Her gittiğimiz yerde karşılaştığımız insanların samimi ve içten tavırları, ister istemez bu coğrafyada yaşanan politik gerilimlerin ne kadar yapay olduğunu düşündürüyor.

Reklamlar


Kategoriler:Gezgin, Her Şey

Etiketler:, , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: