Uyku, Haruki Murakami

Uyku, Haruki Murakami’nin Doğan Kitap’tan çıkan son kitabı. İnternet üzerinden alışveriş daha kolay ve ekonomik hale geldiğinden beri, kitapçılardan daha az kitap alır oldum. Yine de eski bir alışkanlık olarak bulunduğum her ortamda, gittiğim her yerde, hava alanında, kısaca nerede bir kitapçıya rastlasam, vaktim de uygunsa uğramadan edemem. Bu sefer de hava alanında D&R’ın önünden geçerken, ayaklarım rotamı değiştiriyor ve kendimi birden içeride buluveriyorum. Haruki Murakami’nin yeni kitabı, Uyku’yu öncelikle başlığı ilgimi çektiği için satın alıyorum; bir de sürekli adı Nobel ödülüyle anılan ama bir türlü verilmeyen Murakami’nin yazım tarzını merak ettiğimden. Daha önce 1Q84 kitabını almıştım ama kalınlığı nedeniyle elime alacak cesaret bulamamıştım.

Kitapları farklı şekillerde kategorilendiririm: Örneğin “neden şimdiye kadar okumamışım?” diye hayıflandıklarım ya da “mutlaka bir daha okunması gerekir” gibi kitaplığımın baş köşesine yerleştirdiklerim gibi. Baştan söyleyeyim bu kitap “keşke almasaymışım” kategorisinden. Kitabın son sayfasını bitirdiğimde, kitabın ilk sayfasına giderek tekrar hızlıca yeniden gözden geçirdim. Sonuç olarak oldukça basit ve sığ bir kurgu üzerine serpiştirilmiş birkaç klişeden ibaret diyebilirim. Yazar, Japon kökenini kitaptaki karakterlerin (ailenin) kullandıkları araba markalarını ön plana çıkararak vurgularken, batı dünyasına olan özlem ve özentisini, eşlerden birinin sürekli Haydın ve Mozart dinlemesi, diğerinin ise arabanın radyosunda dinlediği popüler Japon müziklerinden hoşlanmaması ve yine Haydın ve Mozart’a duyduğu özlemle anlatıyor. Dişçi olan koca ile eşinin yaşam tarzı da Japon kültürüne oldukça uzak ve batı tarzı -özellikle Amerikanvari- bir yaşamı yansıtıyor. Ana karaktere uykusuz kaldığı saatlerde, uykususuzluğa rağmen sürekli Anna Karenina okutması ise kendi yazımında Tolstoy etkisini vurgulamaya yönelik bir çaba gibi geldi. Öyle ki, ana karakter, uykusuz kaldığı saatlerde üç kez üst üste Anna Karenina okuyarak bir çeşit aydınlanma bile yaşıyor. Nazilerin Yahudilere yönelik işkencelerine -zoraki- değinmesi -gerçekte- bir türlü alamadığı ödül nedeniyle Nobel çevrelerine göz kırpıyor izlenimini veriyor.

Ana karakter 17 gündür uyuyamayan bir kadın. Sürekli bedeni ile meşgul. Sürekli ayna karşısında. Gizli bir ölüm korkusuyla savaşıyor. Bedeninin yaşlanmadığını, zindeliğini koruduğunu fark ettikçe teselli buluyor. Bedenini korumak için sürekli spor yapıyor. Uyuyamadığını dişçi olan eşine bile söylemeye çekiniyor. Doktora gitmeyi istemiyor. Hastaneye yatırılma düşüncesi korkutuyor. Özgürlüğünü kaybetmekten korkuyor, ama bu özgürlük düşüncesinde yine ana tema bedendir; bedenine hizmet eden yüzme özgürlüğüdür.

uyky

Yine de “okunmasına gerek olmayan” kitap kategorime girecek kadar da kötü değil. Anlatımı yalın. Kurgu basit olmasına rağmen içerisinde sembolik anlatımlar ve beylik laflar da yok değil. Dikkatimi çekenler:

“Ben uyumaya çalışan bir bedendim ve aynı zamanda uyanık kalmaya çalışan bir zihin.”

“Bir varsayım karşısında yapılacak en doğru şey yol alması için kendi haline bırakmak.”

“Yaşarken gerçeklik hissi vermeyen bir yaşam ne kadar uzun sürerse sürsün, bir anlamı olmayacağı kanısındayım.”

“Zifiri karanlık, uzayın kendisi gibi derin, çaresizlik hissi yüklüydü. Yapayalnızdım. Bilincim yoğunlaşıyor, genişliyordu. İstesem, o uzayı iyice derinliklerine kadar görebileceğime dair bir his vardı içimde. Fakat görmemeyi seçtim. Henüz erken, dedim içimden. Eğer ölüm böyle bir şeyse, ben ne yapabilirdim acaba? Eğer ölüm, sonsuza dek uyuşup kalarak, bu şekilde sürekli zifiri karanlığı izlemekse?..”

Reklamlar


Kategoriler:Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: