Çitrî

çitriKitapseverler, kitaba dokunmak ister. Günümüzde internet üzerinden alış-veriş daha kolay olmasına rağmen, kitaba dokunmak, koklamak kitap kurtları için vazgeçilmezlerdendir.  O yüzden fırsat buldukça kitapları yakından görmek için kitapçılara, kitap fuarlarına mutlaka uğrarlar. Ben de aynı tutkuyu paylaşanlardanım. Gerek yaşadığım şehirde gerekse uğradığım şehirlerde fırsat buldukça mutlaka kitapçılara uğrarım. Düzenli rafları olan, her kitabın konusuna göre dizildiği kitapçılarda aranılan kitabı bulmak oldukça kolaydır; ama ben kaosun olduğu, aramadığım kitaplara da ulaşabileceğim kitapçıları daha bir farklı severim. Yine öyle dağınık, kitapların rasgele dildiği bir kitapçıda tesadüfen karşılaştım”çitrî” ile. Belki de “çitrî” kelimesinin anlamını bilmediğim için dikkatimi çekmişti. Kitabı okuyup bitirmeme rağmen halen daha anlamını bilmesem de Çerkesçe bir kelime olduğunu ve romandaki karakterin lakabı olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.

Kitabı okuduktan sonra, iyi ki de satın almışım, dediğim kitaplardan biri oldu. “Çitrî” 1965 yılında “En İyi Roman Ödülü”nü almış. Ödülü ilginç kılan noktalardan biri de o yarışmaya bir çok ünlü yazarın girmiş olması ve onların arasından açık ara farkla ipi göğüslemiş olması. Tarık Buğra’nın ikinci olduğu yarışmada Tarık Buğra’dan 248 oy, Yaşar Kemal’den 500, Orhan Kemal’den 505, Aziz Nesin’den 507 fazla oy almış. Bana en ilginç gelen yönü ise yaşadığı döneme dair tanıklıkları. Roman Erzurum, Kars, Trabzon üçgeninde başlayıp, Ankara’da son buluyor. İşlediği konu açısından Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu anımsatıyor.

Hekim olarak o döneme ait hastalık tanımları, hastalıklara yaklaşım ve kullanılan ilaçlar da ilgi çekici. Roman birinci ağızdan anlatılıyor. Yaşadığı sıkıntılara rağmen,”Lâkin bunları hep belirtmek ve dünyada kâfi derecede bulunan gözyaşları üzerine yeni damlalar bırakmaya ne lüzum var?” diyerek sıkıntılarını kimselerle paylaşmıyor; zaten paylaşacak kimi kimsesi de yok. Uzun süre hekim hekim dolaştıktan sonra Gülhane Tıp Akademisi’nde teşhisi konuluyor. Çekilen röntgen filminin raporu şöyle: “Her iki sakro ilyak mafsal netliği kaybolmuştur. Beşinci lomber vertebranın prosesüs transversusları sakralizedir. Zahri ve katoni fıkraları iki vaziyette grafisinde Lomber fıkralar arasındaki kuru fıkarilerde kireçleşme, aynı fıkralar arasında spondilit rizomelik başlangıcı mevcuttur. Rie’ler tabiî..

Teşhisi bugünkü kullandığımız terminoloji ile “Ankilozan Spondilit“tir. Hastalığı nedeniyle uzunca süre hastanede tedavi görür. Gülhane’yi beğenmiştir: “Ve yine burası mecliste bakımsız hastaneleri, ölümhaneler diye tarif eden mebusun bahsettiklerinden değildir” der. Hastanede yaşadıkları ile çocukluğu arasında zaman zaman bağlar kurar: “Zavallı anneciğim, senin o zamanki bir tatlı kaşığı tatlı şuruplarını, mercimek büyüklüğündeki atebrinleri içerken seni üzen o çocuğun, şimdi zehir gibi ilaçları, fındık büyüklüğündeki kapsülleri hiç tanımadığı hemşirelerin elinden gık demeden içiyor…” Son kısımda ise hastanede tanıştığı arkadaşları ile yaşadıkları ve yine aynı hastanede başlayan, hastane sonrası birkaç kez yüz yüze görüşmeden sonra -sevdiği kız- tüberküloza yakalandığı için (o dönemde tedavisi yok) mektuplarla uzaktan devam eden bir aşkın hikayesi…

Hayat dediğimiz bu misafirhanede istisnasız bütün insanların kaderinde acı ve tatlı taraflar vardır. Güneş nasıl bulutların ardında da aydınlık verirse, acı ve ıstıraplar da saadetleri gölgelememeli.

Reklamlar


Kategoriler:Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, ,

1 reply

  1. Alıntılar yorum gerçekten çok güzel elinize sağlık.

    Liked by 1 kişi

%d blogcu bunu beğendi: