Bir Orhan Pamuk Okuması: Benim Adım Kırmızı

benim_adım_kırmızıHer kitap yeni bir pencere gibidir, yeni ufuklar açar. Bazen öyle kitaplar okursunuz ki, ben bu kitabı bugüne kadar neden okumamışım diye içten içe hayıflanırsınız kendinize. Ya da bazen bir kitap sizi allak bullak eder, hayata bakışınızı değiştirir. Bazen de bir kaç sayfa okuduktan sonra takılır kalırsınız, bir türlü ilerleyemezsiniz. Ya bir uyuşmazlık vardır, ya da henüz hazır değilsinizdir o kitabı okumaya. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” kitabı da biraz öyle oldu benim için.  Kitabı ilk kez 2008’de okumaya başlamıştım. O zaman çok sıkıcı geldiği için birkaç sayfa okuduktan sonra bırakmıştım. Tam yedi yıl sonra ikinci kez alıyordum elime; önyargılı bir şekilde, biraz korkarak, biraz çekinerek… Düşündüğüm gibi olmadı bu sefer; her şey öncekinden çok farklıydı; kitap beni mıknatıs gibi çekti içerisine ve bir çırpıda bitiriverdim. Kitap aynı kitap olduğuna göre, bu durumda değişen bendim.

Birkaç arkadaş, birlikte okuma yapıp üzerinde konuşalım diye yola çıkmıştık; arkadaşlarımdan ses seda çıkmadığına göre, herhalde, ilk -belki de tek- bitiren ben oldum. Kitap üzerine birlikte konuşma imkanı bulamadık, maalesef. Bu satırları yazma ihtiyacı duymamın nedeni belki de bundandır.

minyatürİstanbul’da 1591 yılının karlı kış günlerinde geçen kitabın genelinde masalsı bir hava var. Osmanlı İmparatorluğunun duraklama döneminde geçen öykü, Batı’da Frenk ressamların perspektif tekniği ile herhangi bir mana veya hikayeden yoksun olarak yaptıkları resimler ile Doğu’lu nakkaşların bu değişimden dolayı yaşadıkları iç çatışmalarını yansıtıyor. Üslubu (imza atmayı, kendine özgü bir şeyler katmayı ve birey olarak kendini ön plana çıkarmayı) küçümseyen, bir nakkaşın üslup sahibi olmasını veya imza atmasını yadsıyan bakış açısını anlatıyor.

Kitap’ta arada kalmışlık, sıkışmışlık, “tam olamama” duygusu hakim. Geçmişle gelecek, gelenek ile yenilik, Doğu ile Batı arasında, ya da iki ayrı yaşam arasında sıkışıp kalmışlık… Yaşamak eksiklik olarak görüldüğü için bu dünyada bütünlüğe ulaşmanın tek yolu ölümdür. Bir Nakkaş’ın bütünlüğe ulaşması için kör olması, görme kusurundan kurtulması neyse yaşayan bir insanın bütünlüğe ulaşması için ölmekten başka seçeneği yoktur. Kırmızı renginin seçilmesi de tesadüf değil, çünkü ölümü simgeliyor.

Kitap, “Şimdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde.” cümlesiyle başlıyor. Detaylı tasvirler ve uzun anlatımlar zorlayıcı ama hikayedeki merak öğesi insanın heyecanını korumaya yetiyor ve hızlıca bitirilmesine yardımcı oluyor. Farklı bir anlatım tekniği var. Her bölüm başka bir karakterin ağzından anlatılıyor, bazen iki karakter arasında yaşanan olay arka arkaya ikisinin gözünden de gösteriliyor. Bununla yetinmeyen Orhan Pamuk, bir atı, ağacı, parayı, kırmızı rengini, ölümü veya şeytanı da kitabında konuşturuyor. Bir mühendis yaklaşımıyla kurgulanmış hissi veriyor: “Sanata değil, matematiğe, zeka oyunlarına değer veren kalabalık bir mühendis ailesinde yetiştim…Mimarlık kitaplarını okuyarak (mimarlık eğitimi aldığım için, zevkle yaptığım bir şey), ocağın, kuyunun yerini, ikinci katın planını, odaların evin içinde yerleşimini de zevkle hayal ettim ve Şeküre’nin babası ve çocuklarıyla yaşadığı evin planını daha romanın başındayken dikkatle çizdim… Tarihi romanda birinci tekil şahıs doğrudan bir gerçeklik duygusu vererek, romancının okurda yaratmak istediği “orada, o mekanda, o günde” olduğu yanılsamasına yardım eder” diyerek açıklıyor bu seçimini…

Roman, Orhan Pamuk’un hayatından da izler taşıyor. Şeküre aynı zamanda annesinin adı, Şeküre’nin oğullarının Orhan ve Şevket olması da tesadüf değil, çünkü Orhan’ı kendisinin, Şevket’i de kardeşi Şevket Pamuk’un yerine koymuştur. “Babasız geçen aile hayatımızın mahrem ayrıntılarını romanıma olduğu gibi taşıdım. Sık sık ortalıktan yok olan babam, romanda olduğu gibi İranlılarla savaşa değil, Paris’e egzistansiyalist kahvelerine şiir yazmaya gider, bizler de hep onun dönüşünü beklerdik.” diyor. Bu yüzden annesi Şeküre’nin ağzından anlatılan son bölüm, “Her zaman asabi, huysuz ve mutsuzdur ve sevmediklerine haksızlık etmekten hiç korkmaz. Bu yüzden Kara’yı olduğundan şaşkın, hayatlarımızı olduğundan zor, Şevket’i kötü ve beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan’a. Çünkü hikayesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.” diye bitiyor.

Kitaptan bazı alıntılar:

“Nakşetmek hatırlamaktır… Bir zamanlar Allah dünyayı en eşşiz haliyle görmüş ve gördüğü şeyin güzelliğine inanarak onu kullarına bırakmıştı. Biz nakkaşların ve nakşı severek ona bakanların işi, Allah’ın görüp de bizlere bıraktığı bu harika manzarayı hatırlamaktı. Her kuşak nakkaşın en büyük ustaları, bütün hayatlarını koyup gözlerini kör edene kadar çalışarak, bir büyük gayret ve ilham ile Allah’ın görün dediği bu harika hayale ulaşmaya, onu nakşetmeye çalışıyorlardı… Birbirlerinin eserlerini hiç görmemelerine ve üstelik aralarında yüzlerce yıl olmasına rağmen, eski üstatların bir ağacı, bir kuşu, hamamda yıkananan bir şehzadeyle kederli bir genç kızın pencerede duruşunu, zaman zaman, bir mucize gibi birbirleriyle tıpatıp aynı çizmelerinin nedeni buydu.”

“Eski üstatlar bütün hayatlarını verdikleri hünerlerini, renklerini ve usullerini değiştirmeyi büyük vicdan meselesi yaparlardı. Şimdikiler gibi alemi bir gün Doğu’daki şahın, öteki gün Batı’daki hükümdarın gör dediği gibi görmeyi şerefsizlik sayarlardı.”

“Enişten yüzünden, her birini çocuğumdan daha çok aşkla sevdiğim, yirmi beş yıl üzerlerine titreyerek yetiştirdiğim usta nakkaşlarım da bana ve bizim bütün nakış geleneklerimize ihanet ettiler ve Padişahımız artık böyle istiyor diye Frenk üstatlarını hevesle taklide başladılar. Bizler, nakkaş milleti, önce bize iş veren Padişahımızın değil, hünerimiz ve sanatımızın kulu olursak Cennet’i hak ederiz.”

“Kusurlarımı söyle. Hünerine rağmen nakış aşkı için değil, göze girmek için nakşettiğini söyledi. Nakşederken seni en sevindiren şey, resme bakanların alacağı zevki hayal etmekmiş. Oysa nakşetmenin kendi zevki için nakşedebilmeliymişsin.”

“Nakkaşın hüneri, hem şimdiki anın güzelliğine pürdikkat kesilip her şeyi bütün ayrıntılarıyla ciddiye almaya, hem de kendini fazlasıyla ciddiye alan bu alemle araya, bir adım geri çekilip bir aynaya bakar gibi, bir şakanın mesafe ve marifetini koymaya dayanır.”

Reklamlar


Kategoriler:Denemeler, Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: