Sinema ve Tüberküloz

METİN AKGÜN & KEMALETTİN ÖZDEN

Mycobacterium türü milyonlarca yıllık serüvenine binlerce yıldır insanı da kattığından beri hakkında sayısız öykü yazılmış ve derinden etkilediği insan tarafından tarihin hiçbir anında unutulmamış adeta ölümsüzleştirilmiştir. Tarih boyunca metaforik anlamlar yüklenerek varlığını sürdürmüş ve öykülerine aralıksız devam etmiştir. Onu hemen her alanda görmek mümkündür. Sanat dallarından antropolojiye, tıptan biyolojiye, tarihten coğrafyaya anlatacak bir şeyi her zaman vardır tüberkülozun. Tıp için istenmeyen bir organizma iken, edebiyatta arzu edilen, yaratıcı zekanın taşıyıcısı rolünü üstlenebilmektedir. O ince hastalıktır, duygu ve aşkın görünen yüzüdür, ‘white plague’ ve ‘phthisis’dir. Bazen melankoliktir ve bazen de romantik. Yoksulluk ve mahrumiyetin, açlık ve soğuğun, sıkıntının hemen yanı başındadır. Nihayetinde bir hastalıktır.

Mycobacterium tuberculosis insanlığın en çok aşina olduğu, en çok yüzleştiği organizmaların başında gelir. Bu nedenle de hayatın daima içindedir ve her alanında karşımıza çıkması şaşırtıcı bir durum olarak algılanmaz. Yukarıda vurguladığımız gibi tarihten coğrafyaya, sanattan antropolojiye kadar sayısız öykü karşılar bizi. Biz burada tüberkülozun, yedinci sanat olarak adlandırılan sinemadaki öyküsüne kısa bir değini belki de kısa bir giriş yapmayı düşünüyoruz.

Sinema da diğer sanatlar gibi insanı anlatan ve onun zaaflarını, duygularını, kahramanlıklarını, aşklarını vs konu edinmiş bir anlatım biçimi. Bir dil. İnsanoğlu kültür ve uygarlığı geliştirirken bugün konuşma dili dediğimiz sesli ifade yöntemini geliştirmiştir. Sesler esas olarak birer semboldür ve seslerin bir araya gelmesi, harflerin, sözcüklerin bir araya gelmesi dili oluşturur. Kişiler her biri farklı anlama gelen bu sembolik ifadelerle anlaşırlar. Yani konuşurlar. Bu seslerin yazıya dökülmesi ise farklı bir iletişim alanını doğurur. İnsan içinde bulunduğu çevreyi, yaşam alanını, duygularını, düşüncelerini ifade etmek, anlatmak, paylaşmak eğilimindedir. Bunu yaparken çeşitli yöntemlerden yararlanır. Her insanın seçeneklerden bir ya da birkaçına eğilimi, yeteneği ya da ilgisi olabilir. Bazen insanlar bunu konuşarak yapar. Konuşma en yaygın kullanılan ifade yöntemidir ve bazı insanlar bunu çok etkili bir şekilde gerçekleştirebilir. Bazen insan yazarak ifade eder kendisini. Bazen müzikle ifade eder kendini, bazen de resimle ya da sinema veya tiyatroyla. Bu, kişinin ne tür sembolleri kullanacağı hangisine daha yakın ya da yetkin olduğuna bağlı olarak değişir. Yine de sonuç olarak hangi yol kullanılırsa kullanılsın ifade hep eksik kalacaktır. İster boyalara dökülmüş, ister notalara dökülmüş ya da beyaz perdeye aktarılmış olsun tüm ifade yöntemleri sonuç itibarıyla bir tercümedir: Zihnin ya da düşüncenin tercümesi. İnsan söylemek istediğini zihninde canlandırır ve şekillendirir. En asıl ve eksiksiz hali budur. Onu semboller üzerinden başkalarının anlayışına aktarmak doğal olarak kitlelerin tepkisinin çeşitliliğine neden olacaktır.

Sinema izleyiciye sanal ortamda bir hiper-gerçeklik sunar. Hareketsiz oturduğumuz karanlık bir ortamda duygularımız, öfkemiz, sevincimiz, heyecanımız, korkumuz canlı ve kıpır kıpırdır. Bir an gerçeklik ile simüle edilmiş olan arasında gider geliriz. Sinema bunu yaparken insanların taşıdığı duyguları, inançları sıklıkla kullanır. Korku bunların başında gelir. İnsanların korkularını, endişelerini temel alan sinema bir türdür ve sayısız örnekleri vardır. Binlerce yıldır salgın hastalıklara milyonlarca kayıp vermiş olan insanlık, bu durumdan öyle derin etkilenmiştir ki, salgınlarla yüzleşmemiş kişilerde bile ani refleksler oluşturur. Bunları çok iyi bilen ve kullanan yapımcılar türün sayısız örneğini sunmuşlardır. Son yıllarda salgın sinemasında gözle görülür bir artış olmasının nedeni budur. Birçok salgın insanlığı derinden etkilemiştir. Bunlar içerisinde veba, kolera ve çiçek farklı yer tutar. Son yıllarda özellikle AIDS, SARS, kuş gribi,  domuz gribi ve tüm dünyada görülmemekle birlikte korkunç yüzleriyle karşılaşma endişesi uyandıran hemorajik ateşler özellikle Ebola ve Marburg. Tabi bütün bunların yanında asla eskimeyen bir hastalık daha bulunmaktadır: Tüberküloz.

Veba klasik olarak Nosferatu ile birlikte çalışır. Nosferatu bir kenti ele geçirirken en çok vebadan yararlanır. Werner Herzog’un yönettiği ve başlıca rollerin Klaus Kinski ve Isabelle Adjani tarafından canlandırıldığı Nosferatu: Phantom der Nacht (1979) filminde bunu açıkça görürüz. Nosferatu kente girmeden önce, veba insanların bütün direncini yok etmiş, onları savunmasız kurbanlara dönüştürmüştür. Film oldukça belirgin karanlık, kaotik bir görüntü sunar izleyiciye.

Özellikle son 10 yılda daha belirgin olmak üzere, salgın ya da bulaşıcı hastalıklar ile ilgili konular sinemacıların ilgisini hep çekmişlerdir. Mikroorganizmaların biyolojik silah olarak kullanılması, toplumlar üzerinde korku yaratmak için ideal araçlardır. Aynı zamanda bu silahlar kişiyi korumasız bırakır; çünkü toplumlar bu tür saldırılara karşı savunmasızdır. Solunum yoluyla ya da sindirim yoluyla bulaşabilecek görülemeyen böylesi etkenlere karşı kişi kendisini nasıl koruyacağını bilemez ve sürekli yinelenen tehlike sinyalleriyle daha çok edilgen hale dönüşür ve giderek daha çok otoriteye bağlanmak ve onun kurallarını katı bir şekilde uygulamak zorunda kalır. Bunun tipik örneğini V for Vendetta filminde görebiliriz. Alan Moore’ın eserinden uyarlanan ve Wachowski kardeşlerin senaryosunu yazdığı film, James McTeigue tarafından 2006 yılında beyaz perdeye aktarılmıştı. Gelecekte bir zamanda geçen bu distopyada devleti yönetenler tarafından çıkarılan bir salgın, terör eylemi olarak gösterilerek insanlar üzerinde mutlak bir otorite kurulmasının aracı olarak korkunun nasıl kullanıldığını ve şiddetin ve terörün iktidarın oyuncağı olabileceğini çarpıcı şekilde gösterir. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek istiyorlarsa, terör saldırılarından korunmak istiyorlarsa giderek bir diktatöre dönüşen ‘Big Brothers’a boyun eğmek zorunda kalırlar. Korkunun bedeli olarak istenen ise, özgürlüklerin insanların ellerinden alınmasıdır. Sokağa çıkma yasağı uygulanır, sanat eserleri, bütün din ve ideolojiler yasaklanır.

Son dönemde görülen salgın sinemasına, 12 Maymun (12 Monkeys, 1995), Ölümcül Deney (Resident Evil, 2002), Ben Efsaneyim (I am Legend, 2007), 28 Hafta Sonra (28 Weeks Later, 2007), Körlük (Blindness, 2008), Veba (Carriers, 2008), Salgın (The Crazies, 2010), Salgın (Contagion, 2011) örnek olarak verilebilir.

Tüberküloz ve Sinema’nın birlikteliğine geçmeden önce, sinema hakkında birkaç görüşe yer vermek istiyoruz.

Postmodern düşüncenin önemli düşünürlerinden Baudrillard, günümüzün postmodern dünyasının gerçek bir toplumdan ziyade, sembollerle imajların, gerçek ve somut olanın yerini aldığı sanal bir gerçeklik (hiper-gerçeklik) içinde bulunduğunu göstermek amacıyla simülasyon kavramını kullanır. Sistematize ettiği düşüncesini açıklamak için sıklıkla Hollywood ve Disneyland’dan örnekler verir (Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci, s.1281-2, 2010, Say Yayınları). Simülasyon çağında gerçek ile modelin iç içe girdiğini ve giderek gerçeğin ortadan kaybolup hipergerçekliğin baskın unsur olduğu bir öngörüde bulunur. ‘Günümüzde karşımıza sinema olarak konulan şey, söz gelişi toplumsal ve politik yaşamdan, manzaraya, savaşa, vs. kadar hemen her şeyi ele geçirmiş olan sinematografik bir biçimin somut alegorisinden başka bir şey değildir; buna yaşamın bütünüyle senaryolaştırılmış biçimi de diyebiliriz’. (Jean Baudrillard, Şeytana Satılan Ruh, s.124. Doğubatı, 2005) Hiper-gerçeklikte gerçek ile imge arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Simülasyon gerçeğin yerine geçmiş bir hiper-gerçeklik olarak belirir.

Baudrillard bu nedenle, sinemanın sinema olma özelliğini kaybederek giderek gerçeğin yerini almaya başladığını vurgular. Çünkü sinema sürekli hiper-gerçeklik üreterek, gerçek olanı daha çok dışarı atmaktadır.

Baudrillard sinemayı bir simülasyon aracı olarak görürken, postyapısalcılar arasında konumlandırılan Deleuze ise, sinemanın düşünceyi ‘hareket ve zaman imgeleriyle’ kavramlaştıran insani bir yaratım olduğunu düşünür. Deleuze, sinemayı bir felsefi yaratım aracı, kavram yaratan bir etkinlik olarak ele alır. “Buna bağlı olarak şunu da söyleyebiliriz: Deleuze sinemayı, hiçbir yaratıcılığı olmayan, düşünmeyi engelleyen enformasyondan ve yine düşünceyi harekete geçirmekten çok, arka plana atan eğlenceden ayrı tutar” (Özcan Yılmaz Sütcü, Gilles Deleuz’de İmge Hareketi Olarak Sinemanın Felsefesi, s.17-21,Es yayınları, 2005). Sinema ise, düşünceyi sunan ve harekete geçiren bir etkinliktir. Bu nedenle sinema önemli bir işlev üstlenir, düşüncenin diğer bireylere aktarımını kolay ve etkili bir şekilde başarır.

Sinema da bir öykü anlatma aracıdır. Bazen tek öykü bazen de içi içe geçmiş öyküler sunar izleyene. Hastalıklar da hayatın bir parçası olmaları nedeniyle sıklıkla filmlerde yer alırlar. Bunlar daha önce belirttiğimiz gibi salgın hastalıklar olabileceği gibi malign hastalıklar da olabilmektedir. Anlatım içerisinde adı geçen hastalıklardan biri de tüberkülozdur. Biz burada film içerisinde tüberkülozdan bahseden ya da vurgu yapan filmlerden bahsedeceğiz. Tüberküloz hastalığını anlatan belgesel filmler, ya da eğitim amaçlı çekilmiş tüberküloz filmlerini değil, Hollywood sineması içinden çıkmış ürünleri inceleyeceğiz. Bu yaklaşım, anlatımımız için daha uygun düşmektedir. Filmde bir hastalıktan bahsedilecekse ve yazar tarafından tüberküloz seçilmişse bunun arkaik temellerinin olduğunu, tarihsel etkileşimin izdüşümü olduğunu düşünmekteyiz.

midnightBahsedeceğimiz ilk film 1969 yapımı Midnight Cowboy. Yönetmenliğini John Schlesinger’ın yaptığı ve Dustin Hoffman ile Jon Voight’ın muhteşem oyunculuklarıyla süsledikleri film, 60’lı yılların özgürlük akımlarıyla sallanan, “Amerikan Rüyası’nın” en görkemli günlerinde geçer. Taşradan New York’a büyük paralar ve lüks bir yaşantı beklentisiyle göç eden Joe Buck (Jon Voight) ile New York’da yaşayan yoksul, evsiz, küçük hırsızlıklar ve dolandırıcılıkla hayatını sürdürmeye çalışan Ratso Rico (Dustin Hoffman)’nun öyküsü sunulur izleyiciye. Umutla hayata tutunmaya çalışan iki arkadaş, her başarısızlık sonrasında kendi benliklerinden daha çok uzaklaşan ve bulundukları topluma yabancılaşan ve öteki konumuna düşen iki karakteri canlandırır. Aslında “Amerikan Rüyası” denilen şeyin sahteliğini göstererek, kaybedenler safında konumlanarak bu gerçekliğe pasif olarak direnirler.  Ratso film boyunca ve sona yaklaştıkça daha belirgin şekilde hasta kimliği ile görünür. Tüberküloz onu yavaş yavaş tamamen ele geçirmektedir. Sürekli öksürmekte, ateş içinde yanmakta, yürüyemeyecek duruma gelmesine rağmen tedaviyi kabul etmemektedir. Tek isteği Florida’ya gitmektir. Orada iyi olacağına inanmaktadır. Florida yolculuğu sırasında bulunduğu otobüste ölür ama ölümü bile fazla ilgi çekmez. Ratso aslında film boyunca yavaş yavaş ölmektedir. Bunu kendisi de bilir, izleyici de. Bu bir kabulleniştir, teslim oluştur, tükeniştir.

Ratso tüberküloz olmak için toplumda kabul edilmiş tüm argümanlara sahiptir. Yoksuldur, evsizdir, yetersiz beslenmektedir, zayıftır, kötü sosyo-ekonomik konumu, kötü sağlık koşulları mevcuttur. Toplumda tüberküloz bağlantılı yaygın kanı sinema düzlemine taşınmış ve kaybedenlerin hastalığı olarak tüberküloz öne çıkmıştır.

constantİkinci filmimiz, yönetmenliğini Tanrıkent (Cidade de Deus, 2002) filmiyle büyük beğeni toplayan Fernando Meirelles’in yaptığı 2005 yapımı The Constant Gardener (Arka Bahçe). Öyküsü Afrika’da geçen filmde, karısı şüpheli bir şekilde ölen bir İngiliz diplomatın bu olayı araştırırken karşılaştığı komployu konu edinir. Çok uluslu ilaç şirketlerinin Afrika’yı arka bahçeleri olarak gördüklerini ve Afrikalıları denek olarak kullandıklarına vurgu yapar. Bunu anlatmak için ise AIDS ve tüberkülozdan yararlanır. Özellikle öne çıkarılan tüberküloz, gelecekte oluşacak çok dirençli tüberküloz basilleri için ilaç şirketlerinin yeni ilaç çalışmalarının alanı olarak yansıtılır. Filmde ilaç şirketleri tarafından hazırlanmış tüberkülozla ilgili bir video gösterilir ve şu ifadelere yer verilir: “Yeni bir salgın hastalık dünyayı kasıp kavuracak. 21. YY’da, çok dirençli bir tüberküloz üç kişiden birini öldürecek. Fakat şimdi bir ümit var. KDH, tüberküloz hastaları için devrim yaratacak bir tedavi geliştiriyor. Ona Dypraxa diyoruz. Siz ona hayat diyeceksiniz”. Sonunda video “dünya bizim kliniğimiz” diyerek sona eriyor.

Komplo teorileri ve çok uluslu şirketlerle ilgili bu aykırı filmin anlatımında tüberkülozun seçilmiş olması bir tesadüf değildir. Tüberküloz daha önce de vurguladığımız gibi, asla itiraz edilmeyecek şekilde insan ırkının adeta genlerine işlemiş etkisiyle ve üst organizma rolüyle, baş oyuncu konumunu sürdürmeye devam edecektir.

Seçtiğimiz filmlerden sonuncusu 1999 yılında gösterime giren Fight Club (Dövüş kulübü). Film Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanına dayanıyor. Yönetmeni David Fincher olan filmin ana karakterlerini Edward Norton ve Brad Pitt canlandırıyor.

fightFilm, modern refah toplumunu, tüketim toplumunu ve yabancılaşmayı güçlü şekilde eleştiren bir yol çizer. Filmin kahramanı Jack (Edward Norton) aynı zamanda filmin anlatıcısıdır. Gerçek adını hiç duymayız. Sürekli kullandığı birden fazla takma adla ortaya çıkar. İyi bir kazancı vardır ve istediği şekilde tüketebilmesine karşın yalnız ve mutsuzdur. Uykusuzluk çeker. Hiç uyuyamadığı için gittiği doktor tarafından testis kanseri olan kişilerin grup terapilerine, psikolojik destek ve dayanışma gruplarına katılması önerilir. Testis kanseri grubunda insanların acılarıyla yüzleşir ve ağlamaya başlar. Ruhunu geçici de olsa rahatlatır. Daha sonra benzer diğer gruplara da katılmaya başlar. Lenfoma, Barsak kanseri ve tüberküloz gruplarına katılır. Yaşamı düzene girmeye başlar. Artık geceleri rahat ve huzurlu bir şekilde uyuyabilmektedir. Kendisi bu hastalıklara sahip olmamasına rağmen, hasta insanlara sarılıp dertlerini dinler ve birlikte ağlar. Bu mutlu dönem fazla uzun sürmez. Kendisi gibi hasta olmayan ama bu grup terapilerine katılan Marla (Helena Bonham Carter) ile karşılaştığında ortamın büyüsü bozulur. Grup içerisinde öteki konumunda olmasına rağmen fark edilmeyen Jack, başka bir öteki olan Marla’yı hemen fark eder. Marla da onu fark eder ve Jack yeniden eskisi gibi iç karmaşasının ve uykusuzluğunun pençesine düşer. Bu duruma daha çok dayanamayan Jack, Marla ile anlaşmak ister. Yeniden huzur bulabilmek için karşılaşmamaları gerektiğini söyler ve terapi gruplarını paylaşırlar. Tüberkülozu paylaşamazlar, ikise de almak istemez. Jack, Marla’ya tüberkülozu sen al dediğinde Marla sigara içtiğini ileri sürerek bunu kabul etmez. Filmde birçok malign hastalık ile birlikte tüberküloz grupları da mevcuttur. Bu durum, toplum açısından tüberkülozun ne kadar yerleşik ve korkunç bir hastalık olduğunu vurgular.

Sonuç olarak, insan ırkının sürekli takipçisi olan tüberküloz, yüzlerce kesişim noktasına sinemayı da eklemekte çok gecikmedi. Hayatın içinde yer alan bir hastalık olan tüberküloz ile yine yaşam kesitlerinden beslenen yedinci sanatın sık sık buluşmaları şaşırtıcı olmamalıdır. Eğer öyküye koyacak bir hastalık arıyorsanız tüberküloz hep orada olacaktır.

Bu yazı Toraks Bülteni Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır:

http://toraks.org.tr/uploadFiles/book/file/612012173619-TB-Aralik-2011.pdf

Reklamlar


Kategoriler:Edebiyat/Kültür/Sanat, Her Şey

Etiketler:, , , , , ,

%d blogcu bunu beğendi: